Çocukluğumuzdan beri karşılaştığımız acılar, hüzünler ve sorunlar sık sık bizi farkında olmadan çelişkilere sevk etmiş, olay ve olguları sorgulamamızı sağlamıştır. Günler, aylar, yıllar geçtikçe biz de farkında olmadan, istemeyerek de olsa, o sorguladığımız büyüklerimize benzer olduk. Tabii onlara benzedikçe sorgulamaktan ve çelişki yaşamaktan vazgeçtik. Yani herşey normalleşti.

Verilen toplumsal değer yargıları ve ‘ayıplar, günahlar, yasaklar’ hepsi ‘normal’ kelimesi kapsamına dahil oluyor. İşte büyüdükçe kaybettiğimiz sorgulama yeteneğimizin bizleri getirdiği son nokta bugün yaşadıklarımızın habercisi. Bulunduğum bölgede bin yılların kederine yetecek kadar acı yaşandı. Burada yaşananları dinledikçe, şahit oldukça ve kalıntılarıyla karşılaştıkça ne yazacak kelime, ne söyleyecek söz ne de düşündüklerini sığdıracak bir cümle bulabiliyor insan. Ama insanı asıl kederlendiren ve kaygılandıran, toplumsal ruh hali. Yani başta da söylediğim ‘normalleşme’… 

Ölümün sıradan olduğu ve insan hayatının bir tavuk kadar bile kıymetinin olmadığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Böylesi bir ortamda tabii ki en çok sarılmamız gereken şey, bizi biz yapan değerlerdir. Ama bizi bizden alıp götüren, bizi biz olmaktan çıkaran neydi?

Ya da kısacası kim ve ne bizi bu hale getirdi?

Bu alana gelen her insanın dikkatini çeken ilk nokta ‘adi’ kelimesidir herhalde. ‘Normal’ kelimesinin Arapça karşılığıdır ‘adi’. Böylesi acıların yaşandığı bir alanda öfkenin, kavganın ve başkaldırının en zirvesine tırmanan yiğitlerin mekanında bu kelime insanın kulaklarına batıyor resmen. Hala 5 bin kadının ve çocuğun esir olduğu gerçeğine karşılık her gün her saat ve her dakika yeniden intikam yeminleri edilmesi gereken bu topraklarda hala bazı şeylerin normal görüldüğü ve normal karşılandığı gerçeği insanı çileden çıkarıyor. 

Şengal’e bağlı yaklaşık 11 köy ve binlerce Êzîdî hala DAİŞ çetelerinin elinde. Bu kadar gerekçesi varken binlerce Êzîdî genci Güney Kürdistan’daki kamplarda onları satanların ayda yılda bir vereceği birkaç kilo şeker uğruna topraklarına geri dönmüyor, Şengal’de hazır evi varken yazın kavurucu güneşinde çadırlarda kalıyor.  ‘Rehabilite edilecek’ adı altında DAİŞ’ten kurtulanlar da farklı bir soykırımın kurbanı oluyor, çareyi direnmekte değil de ülkeden kaçmakta sanan binlerce insan sularda boğuluyor, batan gemiden kurtulan tek tük kişiler ise Avrupa’ya ulaşma hayaliyle yeni bir gemiye biniyor. 

Êzîdîleri bazı siyasi çıkarlar karşılığında satan bir zihniyet, şimdi tam da satıldığının farkında olanlar tarafından kendine Ezîdxan’da yaşam alanı buluyor, yerleşiyor, konumlanıyor ve yine bu toprakların tek hakimi olacağının hayalini kuruyor. Hayali en çok da bu zihniyetten darbe yiyenler besliyor ve bu durumların hepsi ‘adi’ kapsamına gidiyor. 

Normal görülen bir durum karşısında mücadele gelişmez. Normal görülen olgunun değiştirilmesi durumu söz konusu olmaz. Mücadele etmek ve değiştirmek için önce yaşananların olmaması gerekenler olarak algılanması gerekir ki, buna karşılık kendinde bunu tersine çevirecek güç açığa çıkarılabilsin. 

Belki de yaşadıklarımızın ve toplum olarak karşılaştığımız durumların asıl sorumlusu yaşadıklarımızı doğru sorgulayamamak ve buna karşılık gerçek cevabı bulamamaktır. 

İnsan şu anlıyor, aslında başımıza gelenler bizim eserimiz. Bizi biz bu hale getirdik demek ki. Normal gördüklerimizin kurbanı oluyor hayallerimiz. 

Êzîdî toplumumuz ve özelde Şengal açısından asıl tehlike, yaşananların normalleştirilmesi ve halkın bunu kanıksamasıdır. Beyaz fermanın varlık halidir normalleşme, ölümün diğer adıdır. Buna karşılık YBŞ ve YJŞ direnişinde yerini alan gençler, bu kaygı karşısında halkın nefes borusu oluyor. Şimdi Şengal hassas bir süreçten geçiyor ya, ‘normalleşmenin’ ağına takılıp asıl fermanın kurbanı olacak ya da bir yudum nefesin bir ömre bedel olduğu gerçek Êzîdîliğin takipçisi olacaktır.