Öncekiler her baharla birlikte “temizlik” harekatlarına girişir, onbinlerce asker eşliğinde ellerindeki tank, top, helikopter ve uçaklarla sınır içi ve dışına seferler, operasyonlar düzenlerlerdi. Ve ardından sonuç önceden, masa başında hazırlandığı gibi kamuoyuna duyurulur, “terörün” kökünün kazındığı ilan edilirdi.
Kaç kez böylesi “temizlik” harekatı düzenlendi, kaç kez “terörün” kökü kazındı, çetelesini tutmaya çalışanlar da hatırlamazlar sanırım. Gerçi sihirbazlara da takla attırarak şapkasından tavşan çıkaramasa da, lav silahından kanalizasyon borusu çıkaran Türk Genelkurmayı’nın başı Başbuğ, bundan birkaç yıl önce beklenen müjdeyi verdi ve “PKK’yi beş kez temizlediklerini” açıklayarak NATO’nun ikinci büyük ordusunun zaferini gecikmeli de olasa ilan etti. Her nedense ama, son zamanlarda beş kez temizlenen PKK’den silahlarını susturması değil, silahlarını bırakması isteniyor. Bu amaca ulaşmak içinse her gidilen başkentten bir çağrı yapılıyor, tüm dış ilişkiler buna endeksleniyor. Öyle olunca da beş kez temizlenen ve kökü kazınan PKK’den silah bırakması neden isteniyor sorusu haklı olarak geliyor gündeme. Yenilen, ezilen, temizlenen ve kökü kazınandan silah bırakmasının istenmesi nerede görülmüş?
İşin bu yönü bizden ziyade AKP ve yandaşlarına düşüyor. Varsın onlar bu soruya yanıt bulmaya çalışsınlar. Sıkıştıklarında Amed ve Colemêrg sokaklarında ilk karşılaştıkları on yaşındaki bir çocuğa başvurabilirler. Oralara gitmek, oralarda “taş atan” çocuklarla muhatap olmak istemiyorlarsa Türk savaş uçaklarının PKK’nin kökü kazındığı halde neden hala Kürdistan semalarında uçtuğunu, sağı solu bombaladığını ve bundan bir yıl önce Roboskî’de 34 çocuk ve gencin neden katledildiğine yanıt bulmaya çalışsınlar.
İşin başka bir boyutu da var. Ulusal Kurtuluş için yola çıkan, bu uğurda bedeller ödeyen hangi hareket mücadele ettiği devletin çağrısına uyarak silah teslim etmiş veya bırakmış? 1975’de ölümsüz Mustafa Barzani Cezayir anlaşmasından sonra çembere alındığı için silahlı mücadeleye bir dönem ara vererek geri çekildi, örgütü KDP yeniden yapılandırılıp reorganize edildi ve fazla geçmeden KDP Geçici Komite tekrar dağlara yöneldi. O tarihe kadar Kürdistan’ın güneyinde mücadele eden hemen hemen tek bir örgüt varken, bu geri çekilmeden sonra Mam Celal YNK, Sami Rahman Partiya Gel, Dr. Mahmud Osman ise Partiya Sosyalist’le ara verilen mücadeleyi omuzladılar. Ve Kürdistan’ı özgürleştirip hak ettikleri görevlere geldiler. Fiili bir görev almayan Dr. Mahmud Osman’sa Kürdistan’ın vicdanını temsilini üstlendi.
Bahsi sıkça edilen Tamil Kaplanları ise, evet derdest edildiler ve zorunlu olarak silahlarını susturdular. Bu ama Tamillerin ulusal haklarından vazgeçtikleri anlamına gelmez. Mücadeledir, zaman olur başarılı olunur, zaman olur yenilgiler yaşanıp geri çekilinir. Özgürlük tütsüsünü ciğerlerine çekmiş bir halkın amaca ulaşmadan, mücadeleden el çektiği ise görülmemiştir.
Ya PKK yenilgiye uğratılacak ve böylelikle silah bırakması sağlanacak, ya da başka cografyalarda ellerinde silah taşıyan Ulusal Kurtuluş Hareketleri ne yapmışlarsa, hangi rol ve misyonu yüklenmişlerse benzeri bizim cografyamızda da yaşanacak. Şayet AKP, PKK’nin bileğini büktüğü hükmündeyse, o zaman bu silah bırakma çağrıları niye? Bileğini büküp yenilgiye uğrattıysa elindeki silahları da alır ve bu defteri kapatır. Bu beyhude çağrı ve yakarışlar da gösteriyor ki PKK hala dimdik ayakta. Amerika’dan, Avrupa’dan ve komşulardan alınan her türlü desteğe rağmen düne oranla daha diri ve zinde.
O zaman da haklı olarak şu sorular gündeme geliyor. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün silahlı militan ve yöneticileri bugün ne yapıyorlar? Mahmud Abbas hangi görevde, El-Fetih savaşçılarının bugün yüklendikleri misyon ve görevler neler? Hangisi silahını bırakıp ana-baba ocağına dönüp inzivaya çekildi, veya gönüllü olarak kutuplara sürgüne gitti? Peki ya şu çapulcu sürüsü ve Avrupa’nın sokak serserilerinden oluşan Kosova’lı UÇK’lılar ne yapıyorlar? UÇK’yı oluşturan mafya üyeleri, organ şebekeleri, uyuşturucu pazarlayıcı ve müptelaları Kosova ordu ve polisinde, devlet kademelerinde yer almıyorlar mı? Ya Doğu Timor’lu savaşçılar, bugün aşık mı atıyor, ya da günlerini satranç oynamakla mı geçiriyorlar? Ya Nikaragua’lı Ortega, ya TC’nin yanıbaşında olan Kak Mesud ve Mam Celal el-etek mi çektiler, verdikleri mücadeleden sonra? Ya Erdoğan’ın Esad’a karşı silahlandırdığı çete ve gruplar? Onlardan da yarın silah bırakmaları istenecek mi?
Silahları bırakma olmasa da silahları susturmanın bir yolu var. O da Kürt halkına gasp edilmiş tüm haklarını tanımaktan geçiyor. Verin Kuzey Kürtlerine Kürdistan’ın güneyindeki statünün benzerini, verin Bask Ülkesi ve Katalonya’daki hakları, sorun çözülsün, silahlar sussun. Demokratik ve özgür bir ortamda Kürdistan Parlamentosu’na halk kimi seçerse, kime mührü teslim etmeyi uygun görürse o yönetsin. Beğenmediğinde ise alıp mührü bir başkasının eline verme hakkı olsun.
Bunlar sağlanmadan PKK silah bırakmaya yeltense bile yaşanan bunca acıdan, dökülen bunca kandan, verilen bunca bedelden sonra halk müsade etmez. PKK üst yönetimi evet dese bile, ikinci, üçüncü kademedeki yönetici ve kadrolar buna yol vermez. Peki, ya gelecekleri karartılıp dört bir yana savrulan “taş atan” çocuklar?