HDP tarafından 26 Eylül’de ikincisi düzenlenen Washington Konferansı’nda Kürtlerin yeni Ortadoğu’daki durumu konuşuldu. Konferans başlamadan önce gelen haberler Kobanê’nin düşmek üzere olduğu yönündeydi. Ciddi bir moralsizlikle başlayan konferans Irak, Suriye ve Türkiye Kürdistan’ına dair panellere ayrılmıştı, ancak temel gündem maddesi Kobanê oldu. Katılım yoğundu, geçen seneki gibi her parça ve siyasal eğilimden Kürtler ile çok sayıda Amerikalı gözlemci vardı. Salih Muslim yine "vize" engeline takıldığı için Skype üzerinden görüşlerini paylaştı. Selahattin Demirtaş yine barış süreci yerine Rojava’yı, Kobanê’yi konuştu. Konferansta öne çıkan birkaç temel nokta oldu. Birincisi, Kobanê ve barış süreci arasındaki ilişkiydi. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere birçok konuşmacı bu iki olgunun birbirinden ayrılmaz olduğunu, AKP hükümetinin Kobanê ve barış sürecini ayıran söyleminin gerçeklikte hiçbir karşılığı olmadığını vurguladı.

İkincisi, önce Şengal sonra Kobanê’nin tüm Kürtleri duyguda birleştirdiği, dört parça Kürdistan’ın kaderinin iyice iç içe geçtiği vurgusuydu. Bazı konuşmacılar Kürtlere yönelik saldırıların Kürt ulusal birliğinin henüz sağlanamamış olmasına bağladı. Washington’da 27-28 Eylül’de yapılan Kuzey Amerika Kurt Ulusal Kongresi'nin yıllık konferansında da temel konu ulusal birlikti. Her iki konferansta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Şengal ve Kobanê’ye dair tutumu ciddi eleştiriler aldı. Ulusal birlik sağlanamazsa Kürtlere saldırıların devam edeceği ve Güney Kürdistan dahil Kürtlerin elde ettiği kazanımların hiçbirinin garanti altında olmadığı vurgulandı.

ABD ile Türkiye arasında pazarlık

Üçüncüsü, ABD ve Türkiye’nin Kobanê’ye yönelik tutumuydu. Her ikisi de şimdiye kadarki politikaları yüzünden eleştirildi; Kürtlerle yapıcı ilişki kurma konusunda teşvik edildi ve Kobanê için acil destek istendi. Konferansın ertesi günü koalisyon savaş uçaklarının Kobanê etrafında DAİŞ'e (IŞİD) yönelik saldırılarının sembolik düzeyde kalmasını Washington’daki bazı uzmanlar Türkiye ile ABD arasında Kürtler üzerinden yapılan pazarlıklara bağlıyordu. Ne gibi pazarlıkların döndüğünü kimse tam olarak bilmiyordu, ama Türkiye koalisyona vereceğini söylediği desteği Kürtlere karşı elde edeceği tavizlere bağlamış görünüyordu. Sonra öğreniyoruz ki, güvenlik bölgesi, tampon bölge ve yandaş Suriye muhalefetini eğitip-donatmak gibi yöntemlerle Türkiye Rojava’daki kantonlar deneyimini boşa çıkarmak, Kürtlerin iradesini kırıp kendi yedeğine alarak Suriye politikasına eklemlemek istiyor. Erdoğan’ın DAİŞ ile PKK’yi eşitlemesi basit bir demagojik söylem değil, koalisyona katılmak için Amerika’ya dayattığı şartların özetidir. Erdoğan’ın temel isteği Rojava’yı düşürmek ve PKK/PYD’nin artan uluslararası prestijine set çekmektir.

Erdoğan'ın DAİŞ manevrası

Erdoğan’ın DAİŞ'e karşı kurulan uluslararası koalisyona askeri destek dahil her türlü desteğin verileceğini söylemesi birçok kesim için sürpriz oldu. Niye böyle bir söylem değişikliği ve neden şimdi? Bu soruyu DAİŞ'in elindeki Musul Konsolosluk çalışanlarının bırakılması ile cevaplamak meseleyi çok hafife almak olur. Erdoğan’ın siyasal manevrasının temel sebebi Kürtlerin özellikle son iki yılda uluslararası camiada artan prestiji ve Amerika’nın Suriye ve Irak politikasında PKK ve PYD’ye biçebileceği olası roldür.
Batı medyası ve diplomatik labirentlerinde iyice sıkışan Erdoğan, Batı’daki imajını düzelterek bir taşla bir kaç kuş birden vurmaya çalışıyor.  Biraz açalım; Uzun zamandır Batı’da Erdoğan’a dair eleştiriler dozunu arttırmıştı. Bunda İsrail ile bozulan ilişkiler önemli bir faktör. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in ifade ettiği gibi, Türkiye’nin Suriye’de Esad’ın düşürülmesi için başına buyruk hareket etmesi, birçok grubu, özellikle de İslamcı kesimleri, silahlandırıp palazlandırması, yine Amerika’nın uyarılarına rağmen Irak’taki Sünniler ve Kürtler ile ilişkilerini Irak’ı dağıtabilecek şekilde derinleştirmesi gibi faktörler yüzünden Amerika basını ve siyasetinde Erdoğan eleştirileri ciddi bir seviyeye ulaşmıştı. Erdoğan’ın özellikle Gezi sonrası Batı’da görünürlük kazanan baskıcı eğilimleri de ciddi bir imaj kaybı yaratmıştı. Birçok Batılı siyaset ve medya çevresi Erdoğan’ın despotlaştığını, Batı’nın 'hassasiyetlerini' takmadığını ve hizaya çekilmesi gerektiği fikrini dillendiriyordu. Erdoğan, DAİŞ manevrası ile kendisine yönelik artan bu yalnızlaştırma eğilimlerini kısmen kırabileceğini düşünüyor.  


PKK ve YPG'nin prestiji artıyor

Ancak, bu manevranın altındaki en önemli faktör PKK’nin, özellikle de DAİŞ'e karşı dirençli bir mücadele yürüten YPG’nin, Batı'da artan prestiji. Hem Irak'ta hem de Rojava’da DAİŞ'e karşı savaşan PKK ve YPG, Batı kamuoyunun algısında 'terörist' olmaktan çıkıp 'teröristlere karşı en etkili savaşan' politik aktörlere dönüşüyor. Türkiye, Kürtlerin bu imajından son derece rahatsız. Ötesi, ABD’nin başını çektiği koalisyon Irak ve Suriye’de kara operasyonu düşünmüyor. Kürt hareketi bunu kabul eder mi ayrı bir tartışma konusu ama Amerika, Kürtlere askeri ve diplomatik destek konusunu bir olasılık olarak tartışmış görünüyor. DAİŞ'e karşı Batı’nın PKK ve YPG ile bir ittifak olasılığı Türkiye’nin en büyük korkusu. Bu korku sebepsiz değil. Amerika’da DAİŞ'e karşı en etkin direniş gösteren örgütlü gücün Kürtler olduğunu, onlar olmadan yerelde çete örgütle savaşın zor olacağını söyleyen rapor ve tartışmalar var. Özellikle PYD’ye yönelik düşmanca politikaların değişmesi gerektiği açıkça tartışılıyor. Erdoğan’ın DAİŞ manevrası ise Batı dünyasına 'Kürtlere ihtiyacınız yok, terörizm ile savaşacaksanız sizin en iyi müttefikiniz onlar değil benim' diyor; PKK ve PYD’nin Batı’da elde ettiği prestije set çekmeye çalışıyor. Batı ile Kürtler arasında bir ittifak Türkiye’nin 'terörizm' adı altında Kürtlere karşı yürüttüğü savaşın uluslararası alanda iflası anlamına gelir. Erdoğan zaten iflas etmiş bu politikayı uzatmaya çalışıyor.

ABD ile Türkiye'nin hesapları

Böylesi bir bağlamda, DAİŞ, Batı’nın askeri hedefine girince, Türkiye sürecin dışında kalıp etkisizleşerek değil (Mısır, Filistin, Irak’taki yaptığı gibi), sürecin içine girip hedef bulandırmaya, olası desteğini bazı pazarlık ve şartlara bağlayarak işi yokuşa sürüp yavaşlatmaya çalışıyor. Erdoğan DAİŞ'e dair söylem değişikliği ile bir zaman daha Batı dünyasını kendisine bağlamış; ama ileri sürdüğü ve gerçekleşmesi kolay olmayan şartlar ile pratikte DAİŞ ile savaşmamak için de zaman kazanmış durumda. Erdoğan’ın kazandığı bu zaman objektif olarak DAİŞ'e Kürtlere saldırması için zaman kazandırmıştır. Erdoğan’ın bu manevrası koalisyon güçlerinin Rojava’ya olası desteğini de minimize etmiş durumda. Buna karşılık Türkiye’nin her türlü imkanını, hava sahası ve İncirlik Üssü dahil, ABD ve NATO’ya kullandırabileceği anlaşılıyor.

Pazarlığın kurbanı Kobanê

Türkiye, DAİŞ saldırdıkça Rojava tavizler verecek ve Kürtler Suriye’de kendi çizgisine gelecek beklentisi içinde. Amerika’nın hesabi ise Irak, Suriye ve DAİŞ politikalarında Türkiye’nin askeri ve jeopolitik olanaklarını kullanmak. Bu soğuk stratejik pazarlığın kurbanı ise Kobanê. Kobanê’deki kuşatma ve vahşetin yarattığı tüm moralsizliğe rağmen, üç haftadır devam eden olağanüstü direniş Türkiye’nin bundan sonra Kürtlerin önüne set çekmesinin mümkün olmadığını gösteriyor. Türkiye zaman kazanabilir, Kürtlere derin acılar yaşatabilir, hatta Kobanê düşebilir; ancak tarihin Kürtler lehine olan akışını durdurması artık mümkün değildir. Kürtler Kobanê savaşını çoktan kazanmış, uluslararası kamuoyunda inanılmaz bir prestij ve hatta hayranlık elde etmiştir. Bu durum er geç Batı’nın acımasız reel politiğini de etkileyecektir. Kürtlerin biraz daha direnmesi gerekiyor. Sadece Kobanê’de değil, yaşadıkları her yerde.

Yrd. Doç. Hişyar ÖZSOY /  Michigan Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Hişyar Özsoy, Kürt Konferansı'nın moderatörlerindendi.