Çocukluğumun geçtiği köyde dinin, inancın sosyal yaşam üzerinde belirgin bir etkisi yoktu. Antep, Maraş, Adıyaman ve Malatya’daki akraba Atmî aşiretleri, bölgedeki diğer Kürt aşiretleri gibi, Alevi inanç kökenli olsalar da, bizim Maxikan aşiretinin de içinde olduğu bir kısmı, Alevi ritüellerini zaman içerisinde tamamen terk etmiş. Ancak Sünni inancın ritüellerini de son dönemlere kadar bilmeyen, onun ilişki biçimi ve üslubundan uzak bölge Kürtleri, sosyal ilişkilerinde oldukça doğal özellikler taşırlar. Günlük konuşmalarında bazı cümlelerin içinde geçen ‘xwedê’ (tanrı) kelimesi, bayramlardan bir gün önce yapılan mezarlık ziyaretleri dönüşü çocuklara dağıtılan şekerler ve akşamları kadınların yaptığı, sıvı pekmeze batırılarak yenen ‘hîd’ (bayram) ekmeği, ‘bi navê royê (rojê)’ veya ‘bi navê hîvê’ şeklinde güneş ve ay adına dillendirilen yemin kavramları haricinde dinin günlük yaşamımız ve ilişkilerimizde hiç bir yeri ve etkisi yoktu. Herhangi bir dini telafuz etmek, dinden bahsetmek de kimsenin aklına gelmezdi; zira gelmesi için bir gereklilik ve ihtiyaç da yoktu…

Türk devleti, 1980 askeri cunta döneminde bizim köye bir cami yaptırdı. Oysa sağlık ocağı ve okulu dahi olmayan köyümüzde ne namaz ve Arapça dua bilen ve ne de buna ihtiyaç duyan kimse vardı. Kimsenin kullanmadığı o camiye daha sonra çevredeki tüm dağlar, taşlar, köyler görsün ve korksun diye de uzun bir minare eklendi! Sanki devlet onunla, “Ben buradayım haberiniz olsun, ona göre!” demek istemiş gibi… Ancak aradan otuz yıldan fazla süre geçmiş olmasına rağmen o cami hala düzenli bir ziyaretçisi olmayan, ayrıksı bir yapı olarak orada öylesine duruyor. Daha sonra öğrendik ki; devlet aynı dönemde, Dêrsim başta olmak üzere özellikle Alevi Kürtlerin yaşadığı köylere planlı olarak benzer bir şekilde yüzlerce cami yaptırmış...

Nenem inancında samimiydi

1970’lerden itibaren kırdan kente göçle birlikte dinle, elbette devletin diniyle daha fazla haşır neşir olma süreci başladı. Devlet okullarında dini, İslamiyeti, sınıf geçmek için zorla ezberletilen Arapça duaları, namazı ve orucu duyduk, öğrendik... Ancak gerekli veya bir ihtiyaç olarak görmemiş olacağız ki, uygulamasını pek beceremedik ve öğrendiklerimiz okuldaki haliyle kaldı; unuttuk, gitti…
Nenem sanırım 60 yaşından sonra şehirde namaz kılmaya başladı. Oysa biliyordum ki; o ne Arapça dua bilir, ne de namazı!.. Okulda sınıf geçmek için ezberlemek zorunda olduğumuz ancak tam ezberleyemediğimiz o Arapça duaları nenemin ezberleyebileceğine aklım hiç ermiyordu. Bir gün meraktan ona, namaz kılarken ne mırıldandığını sordum. Bana, “Xwedê tu wê bike, vê meke…” (Tanrım şunu yap, bunu yapma…) gibi sözlerle başlayan ve Tanrı’dan iyilik dileyen Kürtçe dualar okuduğunu söyledi. İlginç, ama samimiydi…
Köyde kültürü, inancı asıl yaşayan ve yaşatan kadın, kentte bunları en erken bırakma eğiliminde oldu sanki. Kente taşınanlar, özellikle de orta yaştaki kadınlar, bu yeni ve farklı kimlik atmosferinde korku ve eziklik duygusuna kapıldı. Köyde kendilerini o uzun minareyle bile korkutamayan devlete karşı, onun egemenlik alanı olan kentte kendilerini savunmasız hissettiler. Devletle bireysel çıkar ilişkisi içine girenler adeta kaçarcasına kendi kimlik ve inanç değerlerinden uzaklaştı. Kadınlar önce Türkçe konuşup Kürtçeyi unutmaya, sonra da başlarına öylesine gevşek bir şekilde bağladıkları eşarplarını, boğazlarını sımsıkı kapatacak birer modern türbana dönüştürdüler. Oruç genelleşirken, ana babalarının bile bilmediği namaza başlayanlar da oldu…
Sanırım özlü ve batıni bir şekilde yaşayan Kürt toplumunun inanç serüveni genelde de böyle bir meyil seyretti!.. Devlet ve iktidar olgusuyla erken tanışan bazı yörelerde bu çok daha önceleri gelişirken, Kürt Alevi coğrafyasında ise son otuz, kırk yıldır hal işte böyle…

İnanç moral ihtiyaçtan doğdu

İnanç, uygarlık tarihinde insan, toplum ve doğa ilişkilerini en fazla etkileyen toplumsal olguların başında gelir. Bu etkilerinden dolayı insan açısından bir moral değer olmanın yanı sıra özellikle toplumsal üretim ve üretim artığının gelişmesiyle birlikte insan ve toplumu kontrol etme aracı olarak da kullanılagelmiştir.
İnanç algısı, insanın insan, toplum ve doğayla olan ilişkisinin bir sonucudur. Karşılaştığı ve anlam veremediği doğa olaylarının yol açtığı negatif ve pozitif etkilere karşı insanın gösterdiği psikolojik ve fiziki refleksler, tarihsel süreç içerisinde nesilden nesile aktarılan algı, tekrarlanan ritüel ve davranış kodlarına dönüşmüştür. Güneş, fırtına, sel, yağmur, kar, şimşek, ateş vs. doğa olaylarının bazıları insanda sevgi ve huzura, bazıları da korkuya yol açmıştır. Bunların zamanın döngüsündeki tekrarı ise, insanda bazen kendisi için faydalı şeylerin gelişeceğine dair umuda, bazen de kötü olayların habercisi şeklinde yorumlandığı korkuya dönüşmüştür. İnsan, umut beslediği olayları beklerken bayramlar, korku duyduklarını defetmek için ise doğasal ve doğaüstü güçlerden yardım beklentisi içinde olmuştur. İnsanın moral dünyasını şekillendiren inanç olgusu, insanların birbirleri ve doğayla olan ilişkilerinin gerekliliği ile psikolojik ve fiziki ihtiyaçlarının karşılanması oranında da kalıcı olmuştur…

Kırda gerekli, kentte zorunlu

Yerleşiklik, kent ve uygarlığın gelişimiyle inanç, insan ve toplumun moral gıdası olmanın ötesinde, onları kontrol ve disipline etmek için kullanılan seküler bir olgu işlevi yüklenmiştir. Kır toplum inançları, insan, toplum ve doğanın gereksinimlerine odaklanan dayanışmacı, eşitlikçi, insan merkezli komünal değerler olarak kendini süreklileştirirken, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi tek tanrılı semavi dinler ise, kentlilerin inancı olarak ön plana çıkmışlardır. Kır ilişkilerinde insan, toplum ve doğanın, yani canlının gereklilikleri ön planda iken, kentte ise her duygu ve davranış iktidarın ihtiyaçlarına göre biçim almıştır. Batıniliği yani özselliği esas alan ve formel olmayan kır inancında zor ve zorunluluk reddedilirken, semavi dinler müteşerri yani insan ve toplumun bu dünyadaki davranışlarını disipline etmek için zorunlu hukuk kuralları dayatmışlardır…

Kent, egemenlik ve iktidar olgusunun ortaya çıktığı ve toplumsal algının da bizzat iktidar tarafından şekillendirildiği mekandır. Semavi dinler çıkışlarında, insanlığın daha iyi bir yaşam arzusu temelinde, genelde kentteki iktidar olgusuna karşıt ve bu karşıtlığın ideolojisi olarak işlev görmüştür. Ancak, iktidar tarafından kabul edilmeleri ardından, işlevsel olarak kendi zıddına dönüşmüş ve bizzat iktidarın devamına ve meşruiyetine yarayan bir role büründürülmüşlerdir. Günümüzde her üç semavi din de iktidar dinleri rolündedir. Özünden, insani ve toplumsal değerlerinden soyutlanmış bir halde, tamamen şekilsel, insan ve toplumu disipline etmek, ötekine karşı konumlandırmak, savaştırmak ve özgürlük alanını gasp etmek için kullanılan birer politik argüman olarak işlev gördürülmektedirler…
Kır inançları daha barışçıl, kent inançları ise çatıştırıcı değerler üzerinden insanlara belletilmektedir. İlkinde gereklilikler ikincisinde ise zorunluluklar belirgin öne çıkarılır. Mezopotamya inanç mitolojisinde tanrıça olarak bilinen İnanna’nın (değişik uygarlıklarda İştar, Astar, Afrodit) uygarlığın gelişimiyle aldığı roller de kırdan kente inanç olgusunun nasıl insani algıdan, kentte iktidar korkusuna dönüştüğü gösterir. Sümer mitolojisinde aşk ve sevgi tanrıçası olan İnanna, daha sonra savaş tanrıçası ve ardından da fetih tanrıçası rolü üstlenmiştir…

Kırda toplumcu, kentte bireyci

Uygarlığın gelişim alanı olan Mezopotamya, günümüzde özellikle Ön Asya, Ortadoğu, Afrika ve Avrupa’da etkin olan birçok inancın da geliştiği ve yayıldığı coğrafyadır. Bu gün dünya nüfusunun yarısına hükmeden her üç semavi dinin yanı sıra, doğal toplum inancı olan Zerdüştlük, Mani ve coğrafyaya göre değişik versiyonlarıyla Yaresanlık, Kakailik ve Alevilik gibi inançlar da bu coğrafyada gelişim göstermiştir.
Şüphesiz yaşadığımız çağda insan ve toplumlar arasında etkileşim oldukça arttığı için, inançların birbirinden etkilenmesi, alıp vermesi, felsefik ve ritüel ortaklaşması da görülmektedir. Kırdaki doğal toplum inançları, kentleşmeyle kentteki iktidar inancının üslup ve davranışlarına entegre olmakta, kendi toplumsal komünal değerlerini ise yitirmektedirler. Kentin toplumsal içeriğinden boşaltılmış iktidar inancı, yönlendirici siyasi ve ekonomik sistemin gerekliliği ölçüsünde toplumsal dayanışma ve paylaşımcı algıları törpülemekte, bireyciliği, tüketimi ve şekilciliği inançsal bir gereklilik şeklinde dayatmaktadır. Kısacası; günümüzde inanç, kapitalist modenite tarafından önemli bir pazar payı olan bir metaya dönüştürülmüş durumdadır…

Kürtler inancında şekilci değil

Tarihte Kürt toplumunun inanca yaklaşımında, zahiri yani şekilsel algılardan ziyade batıni, özsel yaklaşım daha ön plandadır. Önceleri Zerdüştî, daha sonra da Mezopotamya’da ortaya çıkıp dünyaya yayılan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyeti benimseyen Kürtler, Alevilik, Êzîdîlik, Yaresanî ve Kakailik gibi batıni inançları da önemli oranda yaşatmışlardır. Baba Tahirê Ûryan ve Ebu-l Vefa gibi Kürt filozofların batıni felsefeleri, son bin yılda Mezopotamya’daki inanç felsefesine önemli etkide bulunmuştur. İslamı kendi zorba iktidarının aracı olarak kullanmak isteyen Arap Emevi dönemi ve sonrasındaki benzer uygulamalara karşı, felsefeleriyle hümanist ve paylaşımcı değerleri öne çıkaran sentezler geliştirmeye çalışmışlardır.
Kürtler genelde kır toplumu olmaları nedeniyle, coğrafyalarını egemenlik altına alan iktidarların inanç dayatmalarından da önemli oranda uzak kalmış, şekilsel dayatmalardan ziyade inancı öz, içsel ve samimi yaşamışlardır. Sünni ve Şafi Müslüman Kürtlerde bile, diğer toplumlarda görülen şekilci inanç algısı son on yıllardaki kentleşmeye kadar rağbet görmemiş, Alevi ve Yaresanî Kürtlerde olduğu gibi oldukça rahat ve dayanışmacı toplum ilişkileri sürekliliğini korumuştur. Hakkari ve Şırnak’ın köylerinde yaşayan Şafi Kürtlerin sosyal ilişkileri ile Dersim ve Maraş’taki Alevi Kürtlerin sosyal ilişkileri arasında günümüzde bile ciddi farkların olmadığı gözlemlenebilir. Hatta İslam şeriatını (!) esas alan İran rejimi altında yaşayan Sünni, Şii ve Yaresanî inancına sahip Rojhilat Kürtlerinin kadın-erkek ve diğer tüm sosyal ilişki ve algılarında ciddi farklılık görülmez. Fark, kente indikten, iktidarın inanç adına dayattığı ve toplumsal değerlerden soyutladığı şekilsel davranış ve üsluba entegre olduktan sonra başlamaktadır…

Çağdaş komünal inanç sentezi

Modern Kürt Özgürlük Hareketinde inanç bileşimi, tüm Ortadoğu’daki benzer organizasyonlar ve devletlerden bire bir farklılık gösterir. İktidarcı sistemin dışında, ona karşı ve alternatif bir yaşamı örgütleyip sürdürmeye çalıştığı için, moral ihtiyacını da toplum için ütopya haline getirdiği dayanışmacı ve paylaşımcı toplumsal değerlerden ve doğadan karşılar.
Hem formel hem de sistem dışı her inançtan; Müslüman, Hıristiyan, Alevi, Êzîdî, Zerdeştî vs bireyleri bünyesinde buluşturan Kürt hareketinin bileşimi tüm inançların, toplumsal bir karşılığı olmayan şekilsel kuralları ve ritüellerinin dışındadır ve o kurallara moral açıdan da pek ihtiyaç duymaz. Bununla birlikte, her inanç toplumsal bir değer olduğu için anlamlı bulunur ve tüm inançların paylaşımcı, eşitlikçi komünal demokratik değerleri sentezlenerek yaşamsallaştırılır. İnancı, komünal değerlerin sentezi biçiminde ele alan bu yaklaşımın merkezinde de insan, toplum ve doğa; yani ’can’ vardır…

HALİL DALKILIÇ