Katliamlarla, infazlarla ustalık döneminin kirli kurallarını uygulamada sınır tanımadı. Ustalaştıkça kana doymuyordu. Çünkü onun artık emrinde Moğul orduları, mahkeme kadıları, zehir hafiye İdris’i ve biat eden bir basını vardı. Sultana sürekli taze kan gerekiyordu ve kana doymuyordu.
En son hünkarın “ileri demokrasisinin” celatları, Paris’te üç karanfilimizi, üç özgürlük çiçeğimizi kopardılar bizden. Dersim’in asi kızı Sakine’yi, kadife gülüşlü Fidan’ı ve Leyla’yı aldılar Kürt halkından. Silahsız ve savunmasız üç onurlu Kürt kızına kurşun yağdırdı, Tayyip sultanın katilleri.
Bu mudur mertliğiniz? Bu mudur insanlığınız? “Mertlik ne yana, insanlık ne yana düşer usta…” Ama siz bu meziyetleri tanımıyor, adreslerini bilmiyorsunuz. Bilseydiniz eğer hem üç onurlu insanı katledip hem de emir kulu basınınız ile başkasını işaret etmezdiniz. “Şimdi Paris sokakları daha temiz”, “iç infazdır” diyerek, sevinç naraları atmazdınız.
Keşke Paris’teki yürüyüşte olsaydınız ve yüreğiniz olsaydı da bizden kopardığınız üç özgürlük gülünün nasıl yüzbinlerle yeniden dirildiğini. Ve Amed’de, Dersim’de, Mersin’de, Maraş’ta milyonların nasıl yeniden filizlendiğini ve yaratıldıklarını… Ozanın dediği gibi, “Gör nasıl yeniden yaratılırım / numuslu genç ellerimle / kızlarım, oğullarım var gelecekte / her biri vazgeçilmez cihan parçası / kaç bin yıllık hasretimin koncası…”
Evet sizde o yürek yok. Kürt halkının sele dönen öfkesini göremezsiniz. Paris’te, Amed’de, Mersin’de, Maraş‘ta milyon kere tükürürlerdi suratınıza. Tıpkı Kürt kadın direnişinin sembolü olan Sakine’nin işkencecilerin yüzüne tükürdüğü gibi…
Ve Ahmed Arif şu dizeleri onun için yazmıştı, sanki yıllar önce:
“…Nerede olursan ol / içerde, dışarda, derste, sırada / yürü üstüne üstüne / tükür yüzüne celladın / fırsatçının, fesatçının, hayının… / dayan iş ile / tırnak ile diş ile / umut ile sevda ile düş ile…”
Kirli ‘muhteşem on yılın’ Paris senaryosu