Ağır mermi çekirdeklerinin barut kokan yağmurunda kan gölüne dönmüş memleket. Ülkenin dört bir yanına ölüm haberleri gidiyor. Ölü bedenler düşüyor toprağa. Kan ve barut, acı ve elem, irin ve gözyaşı kusuyor toprak. Sağlığına duacı olunan devlet ve vatan bir kuru dal gibi kırıp döküyor yerin yüzüne gencecik bedenleri. Yaşanan ölümlerinin anlamsızlığının, boş yereliğinin farkında olan yitmiş ruhların, ölü bedenlerin evlerinden “vatan sağ olmasın” nidaları yükseliyor. Ölümler hep yoksul zira. Ölümler zoraki, zorunlu. Zenginleri her türlü beladan, sorumluluktan koruyan, yoksulları fabrikada, tarlada, cephede en ucuz yollu piyasaya süren yasaların zoruyla gelen ölümler. Suskun, sanatın dilinden “ülkemin çocuklarını senin iktidar hırsına kurban ettirmeyeceğim” demesi gerekenler.

Ölümler, kirli ölümler sipariş ediliyor savaşılan halkın körpecik çocuklarına. Bir onur savaşına tutuşan, aşağılanmayı, horlanmayı kabul etmeyen, dünyanın tüm halkları gibi bir halk olmanın haklarıyla yaşamak için savaşırken toprağa düşmüş genç kızlarının ölü bedenleri soyularak başında çekilmiş fotoğraflar bir anıya dönüştürülüyor. Suskun, sanatın dilinden “halkımın ruhunu bu ölü soyuculuğuyla, bu nekrofil anılarla, kirletilmesine izin vermeyeceğim” demesi gerekenler.

Viktor Jara’nın kırılan parmağı olmaya aday olunmadan, Pir Sultan Abdal’ın ip geçirilmiş boynu olmaya ram olmadan, Seyyid Nesimi’nin yüzülmüş derisi, Metin Altıok’un yanmış bedeni olmaya soyunmadan sanatçı olmanın, halkının sesi ve vicdanı; halkının adaleti ve ahlakı olmaya hangi yoldan gidilir? Hangi korku, hangi kaygı, hangi beklenti bu cehennemi yaşayan halkın çığlığı olmaktan alıkoyar bir sanatçıyı? 

Hangi gelecek tasavvuru, hangi ikbalin hayali, suskun bırakır bir sanatçıyı ölü bedenler tarlasına, keder ve yas yatağına dönüşmüş bir ülkede. İktidar sofrasının kusmuk artıklarına tamah etmiyorsak eğer, gencecik fidanlarımızın kanından devşirilmiş zenginliklerden pay almanın düşünü kurmuyorsak şayet, iki günlük dünyanın keyfini onur ve vicdanla sürmek yerine, korku ve kaygıyla yahut sefahat beklentisiyle geçirmeyi tercih etmiyorsak eğer nedir bizi harekete geçmekten alıkoyan.

Neden meydanlarda, savaşın sürdüğü cephelerde, öldürülen bir genç kadının çırılçıplak teşhir edildiği sokaklarda değiliz. Neden hep birlikte haykırmıyoruz “size savaş yaptırmayacağız” diye. Gelin askerlerin öldüğü araçların içine doluşalım bu araçlara ateş açılmayacak diyelim, gelin ölümle kuşatılmış kentlere girip bu ölüm kuşatmalarını yaralım. Gelin yüzlerce uçakla bombalan dağlara çıkıp göğün yüzüne dönüp ölüm kusan demir kanatlı canavarlara “size bombalattırmayacağız ceylanların su içtiği pınarları saklayan dağları” diyelim. Gelin yasta, acıda birleşmiş asker ve gerilla analarının yüreğinin tesellisi olalım. Onlara “bu ülkenin bir tek çocuğunun daha ölmesine izin vermeyeceğiz” diyelim.

Toplumun vicdanıdır oysa sanatçı. Halkını savunmak içindir icra ettiği sanat her şeyden önce. Her şeyden önce insanın insan kalabilmesini sağlamaktır sanatçının görevi. Geleceğimiz yitip gitmesin, geçmişimiz kirli anıların gölgesinde kalmasın diyedir sanatın aydınlık yüzü. Bu kirin, bu pasın içinden; bu kokuşmuş iktidar artığı yaşamın içinden; bu kan ve irin kuyularından hangi güzelliği damıtacak yoksa soframıza sanat.