'93'e dönmedik ama Haziran 2015 Diyarbakır katliamından itibaren yaşadıklarımıza bakarak "İkinci Kirli Savaş” döneminde olduğumuzu söyleyebiliriz.
'93 süreci hem Kürt siyasi hareketi için hem de Türkiye sosyalist hareketi için çok ağır bir baskı dönemi olarak hatırlanıyor. O dönemde yaşanan katliamlar, yargısız infazlar, bombalamalar, işkenceler, kaçırıp kaybetmeler, köy yakmalara karşın Kürt hareketi de Türkiye sosyalist hareketi de pes etmedi.
Bu süreçte de pes edilmeyecek; hatta belki de 35 yıllık direniş deneyimlerinin insani, kültürel, siyasal birikimiyle daha etkili bir direniş gösterilebilecek.
Kır gerillasını imha ve Kürt hareketinin toplumsal desteğini yok etme amacını taşıyan "Birinci Kirli Savaş" yenilgiye uğramış ve 28 Şubat darbesiyle noktalanmıştı. '93'le kıyaslandığında kat be kat güçlenmiş olan Kürt hareketini imha etmeyi hedefleyen bu İkinci Kirli Savaşın da yenilgiye uğraması kaçınılmaz.
'93 Kirli Savaşı bir politik süreç olarak yenilgiyle sonuçlanmıştı ama bir konudaki başarısını teslim etmemiz gerekiyor: 3 bine yakın köyün yakıldığı ve milyonlarca Kürt köylüsünün kentelere göç etmesine neden olan bu savaş, Kürdistan'ın ve Türkiye'nin demografik yapısının neoliberalizmin ihtiyaçlarına göre dönüştürülmesine büyük bir katkıda bulunmuştu. 1995 Şubat'ında Dünya Ticaret Örgütü anlaşmasını imzalayan Türkiye, tarımını dünya piyasasına açmış ve kırdan kente zorla göç ettirilen milyonlarca Kürt köylüsü "mevsimlik tarım işçisi” haline gelerek bu entegrasyonun ihtiyaç duyduğu düşük ücretli emek ordusunu sağlamıştı.
Devlet Kürt hareketine karşı savaşını kaybetmişti ama neoliberalizm bu savaşla önemli bir amacına ulaşmıştı.
Şimdi de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Devlet yine kazanamayacağı bir "kirli savaş” başlattı. Büyük sermaye ve basını bu İkinci Kirli Savaşı da destekliyor.
Kazanılamayacağı belli bir savaş niçin desteklenir?
Tamam Türkiye'nin "büyük” sermayesi o kadar da büyük değildir; başından itibaren "devlet kucağında palazlanan” bu sermaye devletsiz yapamaz, devlet sermayeyi hep hizaya geçirir. Ama yalnızca bu mudur bu "göre göre lades”in sebebi?
'93 Süreci'nin yarattığı Savaş Kentlerini imha hareketlerine dönüşen bugünkü kirli savaşın da kendine özgü demografik ve mekansal sonuçları olacağı daha şimdiden belli oldu.
Sur yıkıldı, Cizre yıkıldı, Nusaybin yıkılıyor, Yüksekova yıkılıyor. Bu yıkımların ardından Kürt şehirlerinin yeniden inşaasının gündeme geleceği açıklandı.
Başlangıçta, çalışabilir aile fertlerinin "gurbetçi işçi” haline gelmesi nedeniyle nüfuslarının önemli bir bölümü yaşlılar ve çocuklardan oluşan bu Kürt Savaş Kentleri'nde artık gençler nüfusun ağırlıklı bölümünü oluşturuyor. Şimdiki "zorunlu göç” süreci, bu "rezervuar kentler”in genç nüfusunu etkileyecek.
Direnişin şehir şehir gezdiği bir süreçte yaşıyoruz. Yani daha çok şehir yıkılacak ve daha büyük bir nüfus göçe zorlanacak.
Büyük sermaye, yıkılan ve yıkılacak Kürt Savaş Kentlerine ve evsiz barksız bırakılan ve bırakılacak yeni Kürt gençliği kuşağına bakarak ellerini ovuşturuyor.
Hükümetin açıkladığı "yeniden imar projeleri”, Savaş Kentleri'nin nüfusunun şehir merkezlerinden uzakta kurulacak yeni banliyölere aktarılacağını gösteriyor. Önümüzdeki süreç, imha edilen kent merkezlerinin neoliberal talana açılması ve yaşadıkları şehirlerin uzak bölgelerinde toplu konutlara iskan edilecek (ve dolayısıyla sosyal bakımdan izole, politik bakımdan pasifize edilecek) nüfusun da bu talanın ucuz işgücü kaynağı olarak kullanılmasını getirecek. Yani yeni bir ilkel sermaye birikimi ve yeni bir proleterleştirme süreciyle karşı karşıyayız. Büyük sermaye de bunun için el ovuşturuyor.
Birinci Kirli Savaş'ın sonuçlarından İkinci Kirli Savaş için dersler çıkarmamız gerekiyor. '93 Sürecinin "ilkel sermaye birikimi” yönünü mücadele ve örgütlenme konusu haline getiremeyen; Kürt hareketi, aynı hatayı tekrarlamamalı.