- “Kirmanşan’da asimilasyon, okuldan eve uzanan; dili, toplumsal statüyü ve bedeni aynı anda etkileyen bir iktidar ağıdır. Kadınlar bu ağın merkezinde yer almakta ve bu durum onları ikili bir özne konumuna taşımaktadır.”
PERŞENG DEVLETYARİ*
Asimilasyon politikaları yalnızca dil ve kültürü hedef alan bir proje olarak değerlendirilemez. Bu politikalar; dil, beden, kolektif hafıza, toplumsal statü ve politik ekonomi düzeylerinde işleyen karmaşık bir iktidar mekanizmaları ağıdır. İran'da modern ulus-devlet inşası çerçevesinde, özellikle son bir yüzyılda, Rojhilatê Kurdistan gibi çevre bölgelerde dilsel ve kültürel bütünleştirme projeleri farklı yoğunluklarda hayata geçirilmiştir. Bu süreçte kadınlar yalnızca bu politikaların hedefi değil, aynı zamanda uygulanmasının ve yeniden üretilmesinin başlıca alanı olmuştur.
Kadınlar, asimilasyon sürecinde ikili ve diyalektik bir konuma sahiptir. Bir yandan homojenleştirme politikalarını içselleştiren ve yeniden üreten özneler olarak işlev görürken, diğer yandan bu politikalara karşı direnişin ve onların başarısızlığa uğramasının temel güçleri olarak ortaya çıkarlar.
Kopuş yalnızca kültürel değil
Kirmanşan, Şiileştirme, merkezileşme ve tepeden inmeci modernleşme politikalarının tarihsel olarak iç içe geçtiği ve birbirini beslediği bir şehir olarak öne çıkmaktadır.
Kaynakların eşitsiz dağıtıldığı bu ortamda, resmi dil ve kültüre uyum sağlamak önemli bir toplumsal sermayeye dönüştü. Kadınlar iktidar yapıları içerisindeki tarihsel olarak daha kırılgan konumları ve statü güvencesine daha fazla ihtiyaç duymaları nedeniyle bu baskıyı erkeklerden daha yoğun hissetti. Bu nedenle ev içinde bilinçli olarak Farsça konuşmayı tercih etmek, çocukları lehçelerinden uzaklaşmaya teşvik etmek ya da farklı etnik gruplarla evlilikleri tercih etmek yalnızca kültürel kopuşun göstergeleri olarak değerlendirilemez.
Hem özne hem tahakküm aracı
Dil yalnızca anlam aktarmanın bir aracı değil, aynı zamanda algının ufku ve deneyimin örgütlenme biçimidir. Birçok toplumda ana dilin aktarımı büyük ölçüde anneler aracılığıyla gerçekleşir. Okul ve medya resmi dili dayatıp pekiştirirken, aile bu dilin günlük yaşamda yeniden üretildiği temel alandır. Bir anne, çocuğunun toplumsal yükselişi için bilinçli biçimde Kürtçenin yerine Farsçayı tercih ettiğinde, aslında iktidar yapılarının içselleştirilmesi sürecine de katılmış olur. Bu noktada kadın, hem stratejik bir özne hem de dilsel tahakkümün yeniden üreticisi konumundadır. Ev içinde dilin değişmesi yalnızca iletişim aracının değişmesi anlamına gelmez; dikkat biçimlerinin, değerler sisteminin ve hatta duygusal deneyimlerin dönüşümünü de beraberinde getirir. Bu nedenle dilsel asimilasyon, daha derin bir düzeyde öznelliğin yeniden şekillendirilmesi anlamına gelir.
Kürt kimliğine bilinçli dönüş
Kirmanşan’daki birçok Kürt kadın; lehçesinden utanma, resmi ortamlarda kaygı duyma ve evin dili ile kamusal alanın dili arasında sıkışma deneyimini yaşamıştır. Bu durum, evin aidiyet, samimiyet ve ana dilin alanı; kamusal mekânın ise güç ve resmi dilin alanı olarak ayrıştığı bölünmüş bir öznellik yaratır. Kadın bedeni bu iki alan arasında sürekli gidip gelir ve bu yarılma kimi zaman kimlik kaygısına, kimi zaman da eleştirel bir farkındalığa dönüşebilir. Özellikle 2010’lu yıllardan sonra yetişen yeni kuşak eğitimli kadınlar, Kürt dili ve kimliğine bilinçli dönüşü siyasi bir eylem olarak yeniden tanımlamaya başlamıştır.
Rojhilatê Kurdistan ve Kirmanşan’da asimilasyon, okuldan eve uzanan; dili, toplumsal statüyü ve bedeni aynı anda etkileyen bir iktidar ağıdır. Kadınlar bu ağın merkezinde yer almakta ve bu durum onları ikili bir özne konumuna taşımaktadır. Bir yandan egemen düzenin yeniden üreticisi olabilirken, diğer yandan eleştirel bilincin ve direnişin taşıyıcısı hâline gelebilmektedirler. Bu olgunun adil ve kapsamlı biçimde analiz edilebilmesi için devletin yapısal baskıları, bireysel tercihlerin statü mantığı ve kimlik ikilemlerinin psikolojik boyutları birlikte ele alınmalıdır.
Ne sembolik ne de söylemsel
Kirmanşan’ın mevcut durumu artık yalnızca geçmiş eğilimlerin doğal bir devamı olarak değerlendirilemez. Aksine, asimilasyonun yeniden üretileceği ya da durdurulacağı kritik bir eşikte bulunulmaktadır. İktidar sosyolojisine ilişkin çalışmalar, tahakküm mekanizmalarının gündelik normlara dönüştüğü anın en tehlikeli aşama olduğunu göstermektedir. Çünkü bu noktadan sonra egemenlik, doğrudan zor kullanmaya ihtiyaç duymaz; rıza, alışkanlık ve “doğallaştırma” yoluyla işler.
Dünya genelinde azınlık dillerinin aşınmasına ilişkin deneyimler, geri dönüşü zor olan noktanın genellikle dilin kuşaklar arası aktarımının kesintiye uğradığı an olduğunu göstermektedir. Böyle bir aşamadan sonra dili gündelik yaşamın doğal bir parçası hâline getirmek çok daha güçleşmektedir. Bu nedenle asimilasyon ne yalnızca sembolik bir olgu ne de sadece söylemsel bir mücadeledir; eğitimden aile yaşamına, kent politikalarından kültürel üretime kadar uzanan, tarihsel olarak biriken ve derinleşen bir süreçtir. Bu süreç durdurulmadığı takdirde sessizce yerleşir ve kalıcılaşır.
Sessiz kalmak ortak olmaktır
Bugün Kirmanşan’ın genç kuşakları Kürt kimliğini daha güçlü bir özgüvenle yeniden yorumlarken, yaklaşık iki yüzyıldır süren bir aşındırma sürecini sorgulama imkanı da ortaya çıkmaktadır. Ancak bu tarihsel fırsatın gerçeğe dönüşebilmesi için sivil toplumun, siyasi ve kültürel aktörlerin ve ailelerin kendi tarihsel sorumluluklarını üstlenmeleri gerekmektedir. Asimilasyonun “olağan” ve “kaçınılmaz” bir durum olarak kabul edilmesinin önüne geçilmediği sürece bu imkanın hayata geçmesi zordur. Çünkü tarih göstermiştir ki, dilin ve kolektif hafızanın aşınmasına karşı sessiz kalmak, çoğu zaman bu sürece dolaylı biçimde ortak olmak anlamına gelir.
* Bu yazı Peşeng Devletyari’nin Nujinha için kaleme aldığı “Kirmanşan’da kadınlar ve asimilasyon politikaları” adlı makalesinden derlenmiştir.