Geçtiğimiz günlerde AKP kurmaylarından Arınç, BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’a neden beddua etmekten vazgeçtiğini basına anlattı. Konuşması bir bütün olarak çok ilginçti, ancak daha ilginç olani beddua etmesi. BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’a hep beddua edermiş. Sonra da Gültan Kışanak’ın hayatından br kesiti öğrenince vazgeçmiş beddua etmekten. Bir de ince bir övgü ya da eleştri var. Gültan’ın başına gelenler Arınç’ın başına gelseymiş, dağa çıkarmış…
Siz Arınç’ı samimi buldunuz mu?  Bilemiyorum. Ancak Arınç bu konuşmasında kesinlikle samimi değildir. Uzayda yaşamıyor. Türkiye’nin göbeği Ankara’da yaşıyor ve devletin zirvesinde görevde. Ne sanıyordu? Kürtler dağa piknik yapmaya mı çıkmışlardı*... Değil Arınç, bazen şu yandaş, muhafazakar basının bazı mensuplarını okuyup ya da televizyonda izleyince, onların gerçekten Kürtler’in dağa piknik yapmaya çıktığına inandıklarını görüyorum. Bunu cehaletten başka bir sıfat ile tanımlayamazsınız. Basın ve cehalet bir arada olur mu? Evet, bu Türkiye ise olur.
Arınç’ın duygu ve empati (!) yüklü bu konuşmasını nasıl yorumlamalı. Bu yorumdan önce bir kaç noktaya değinmek lazım.
Birincisi: Arınç’ın açıklamasından anlaşılıyor ki, Arınç ve Arınç gibileri BDP’lilere ve Kürtlere beddua ediyorlar. hem de sürekli.  Bu nasıl bir inanç ve anlayış? Bu nasıl Müslümanlık. Ben de Müslüman bir ailede büyüdüm. Ebeveynlerimden bir gün bir beddua duymadım. Beddua nedir bilmem. Hiç bir biçimde birisine beddua etmeyi de aklımdan geçirmedim. Yarım asırlık yaşıma rağmen. Üstelik oldukça dindar olan annemden, beddua etmenin büyük günah olduğunu duymuştum. Çünkü beddua etmek, tanrının işine karışmaktı… Ya annem Müslüman değildi ya da Arınç Müslüman değil.
Arınç ve gibilerinin Müslümanlık anlayışları onları ilgilendirir. Ancak biraz fantazi kurarak Arınç’ın Kışanak’a nasıl beddua ettiğini merak etmediniz mi? Hep beraber kurguluyalım. Belki siz daha ilginç kurgular yapabilirsiniz... Benim ilk aklıma gelenler...
“İnşallah bedenin Roboskî’dekiler gibi parça parça olur”. “Vücudunun parçaları katır üstünde taşınır” ya da “çocukların Pozantı cezaevine düşer” ya da “sen de diğer BDP’liler gibi zindana düşersin, gökyüzüne hasret kalırsın” vb. vb...
Tanrıdan başka ne diliyorlar Kürtler için?  Doğrusu merak konusu. Fethullah Gülen’de tanrıya yalvarmıştı “Kürtlerin kökünü kurutsun” diye… Tanrı duydu mu bilmiyorum, ancak Arınç’ın iktidarı ve iktidarın savcı ve polisleri Gülen’in beddualarını duydular... Şimdiler de Kürtleri zindanlara doldurup, köklerini kurutmaya çalışıyorlar… Hani bir zamanlar Saddam, Barzan aşiretinin kökünü kurutmak için 80.000 Barzan erkeğini yok etmişti ya...onun gibi bir şey. Bunlar Tanrıyı da kandırıyorlar…Kendileri yapıp, Tanrının üstüne atıyorlar… Ya da kendilerini Tanrı olarak görüyorlar…
Arınç’ı dinlerken, onun beddularının ne olacağı fantezisini kurmak bir yana, hemen aklıma 1980 yılının en sıcak ayları olan, temmuz-ağustos geldi. O tarihler de Gültan Kışanak ve onun ile aynı yaşta bir arkadaşı, meşhur Amed, Bağlar (yüksek güvenlikli E Tipi) cezaevine, sorgu sonrası  getirilmişlerdi… İnsan hafızası garip bir şey. Unuttum sandığınız bir olay, bir hatırlatma ile bütün ayrıntıları ile gözünüzün önünde canlanıyor, ve sizi alıp o günlere götürüyor… Gültan ve arkadaşı bir hayli işkence görmüşlerdi... Yaşları 18’in altında olmasına rağmen. Ve dikkat ederseniz tarih, 12 Eylül  askeri cuntası öncesi… Demirel başbakan idi… Yani bugünkü gibi sivil bir iktidar vardı…oysa güvenlik uygulamaları, cunta rejiminden çok farklı değildi...
Gültan ve arkadaşının gördüğü işkenceler, içerdekiler için çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Çünkü herkesin farkli çok acılı hikayeleri vardı. Sorguda işkence rutin bir uygulama idi ve biz bunu kanıksamıştık. İçerdekilerin yarısı gördüğü işkencelerden dolayı sakat kalmıştılar… Ancak beni en çok etkileyen, bu gencecik kızlardan birinin koluna, MHP’nin amblemi olan üç hilal, sigara yanığı ile işlenmişti, sorguda... Bir ömür boyu taşıyacağı, katilinin simgesi... Sorguda işkencecilerin vücutlarımızda sigara söndürmesi de rutin bir uygulama idi. Ama diğerlerinin vücudunda omur boyu taşıyacağı, MHP amblemi yoktu. O anı, bakışlarımız, duygu ve düşüncelerimizi tarif etmek zor... Sanki “iyi ki ben de yok”der gibi birbirimize bakıyorduk…
Arınç ve gibileri Tanrı katından bir inebilseler... Her Kürdün bir hikayesi olduğunu kavrayabilirler mi?... soru işareti… Ancak, beyinlerine kazımaları gereken bir belirleme. Bugün, size ve sisteme karşı mücadele eden her Kürt, kendi hikayesinin yolcusudur... Ne dış mihrakların(!), ne de PKK’nin kandırdıklarıyız(!)…
Bu yolculukta bazen yolumuz, bir gerilla ile bazen bir milletvekili ile, bazen bir imam ile, bazen bir işçi, bazen bir köylü, bazen bir sanatçı, bazen bir yazar ile kesişir.   Bizi, hikayelerimizi, yolculuklarımızı, yollarımızı birbirinden ayırmak nafile bir çabadır…
* Murat Karayılan’ın Türk gazeteci Hasan Cemal ile yaptığı söyleşiden alıntı.