Bugün bir yas evindeydim. Yakın bir arkadaşım, uzun zamandır rahatsız olan babasını kaybetti. Daha doğrusu ondan ayrıldı. Yüzünde hüzünle bulaşık bir gülümseme...

Yas evinde; o büyük, ne deneceğin bilinemediği sessizlikte, birinin yokluğu üzerine kurulu kalabalığın içinde bir isimsiz zerre olduğumuzu hissettiğimizde... arkadaşım konuşmaya başladı, bizi kurtarmak istercesine:

"Sadece sevmeyi hatırlıyordu babam. Bunun dışında hiçbir şeyi kalmamıştı o bedende. Onca ilaç, sakinleştirici... Sakinleşmeyen ağrıları ömrünü deşmişti."

Evet, diyoruz içimizden. Yolunu acılarla bitirdi baban. 

"Her şey hazırdı, otobüsler, dernekte yemek, hava... Evet hava çok güzeldi. Zaten öldüğünü hissetmedi bile. İlacını almıştı, uykudaydı ve nefes almadığını fark ettik. Kalp krizi uykuda yakaladı onu. Acı çekmedi, öldüğünü bilmedi, ne güzel. Ve toprağa verdiğimiz an başladı yağmur... Her şey hazırdı ve güzeldi."

Evet, diyoruz içimizden. Hayat yolculuğunu tamamlamış ve o kadar acısına rağmen kötü almamıştı canını babanın. Önce güneşi vardı yolculuğunda, bir fidanı toprağa verir gibi gömdükten sonra, can suyu niyetine yağdı yağmur demek ki...

"Ablam Kanada’da yaşıyor. Gelmek istedi cenazeye. Ama gelirse uzun yıllar dinlenmeyi özleyen bedeni morgda da acı çekecekti babamın. Gelme dedik, hemen ertesi gün toprağa verdik. Onun bedeniyle toprağın buluşmasını birkaç gün daha ertelemek istemedik. Şimdi hiç olmadığı kadar rahattır ve hafiftir, eminim. Onun adına mutluyum…"

Gözlerimizin önünde morg sahneleri... Ayak baş parmağına bağlı bir sarı etiket; koca bir ömrü 3 kelimede özetleyen, biraz sonra sahipleri tarafından alındığında cenaze, çöpe gidecek olan ipi sarkan son bağ... Mavi boyalı demirler, buz gibi metal iticiliği ve ağır bir ilaç kokusu...

"Onca sene evde onun yaşadığı acıya hiç ağlayamadık, bu evde ağlamak yasaktı. O şimdi öldü ya, ağlıyorum. Ama onca yıl ağlayamadığım için acılarına, şimdi ağlıyorum. Yoksa ölümü bir rahatlıktı..."

Arkadaşıma ne zaman "baban nasıl?" diye sorsam, gözlerinden boşalmaya teşne yaşlarını çabucak siliverirdi.. 

İş yerindeydi ve ağlayamazdı. Evdeydi ve ağlamak yasaktı. 

İşte tabu bitti. İstediği kadar ağlayabilirdi. 

Başka başka sitemleri olurdu ya, aslında ne kadar sessiz ve sitemsiz imiş, derdi ne kadar ağır imiş, bir sitemle anlatılamayacak kadar yekunlu imiş... Şimdi bu koca cümleleri eden kadının satır aralarında neler sakladığını dinliyoruz. Kelimeleri büyütmüş, dünyaları gezdirmiş, süzmüş ve bize sunuyor...

"Griptim biliyor musunuz? Ama o kadar çok ağladım ki, içimdeki her şeyle beraber grip de akıp gitti. Demek ağlamak biriken her şeyi silebiliyor, bedenden atabiliyor, temizleyebiliyor işte..."

Yas evinin uzun sessizliği, ölenle kurduğu bağın sıradan bir ifadesi olmadığını anlatan arkadaşımızın sözleriyle ısınıvermişti işte. Bir rahatlıkla çaylarımızı yudumladık, ikram edilen helvadan tattık ve siyaset dahi konuştuk, yas evinin diğer kalabalığına karışarak. 

Ölümü de hayat kadar olağanlaştıran insanmış. Ve bir o kadar ağırlaştıran da elbette. 

Şimdi babasının ölümünün ardından, "yıllarca süren ağrıdan ve acılı bir fotoğraftan sonra şimdi gerçekten babama bakabilir ve onun yatalak olmadığı zamanları düşleyip, o zamanın kısacık olmasına ağlayabilirim" diyebilen kaç insan çıkar karşınıza?

Bir kitap gibidir bu cenaze evleri, bilirim. Ama bazılarının kelimeleri özenli ve özeldir. Bir kitap gibidir bazı yas evleri. Bu evde olduğu gibi. Orada vitrinde bembeyaz pos bıyıklı, ince süzgün yüzlü ama hep sıcak güler yüzlü bir adamın fotoğrafı var. Kitabın kapak fotoğrafı işte bu olmalı. Kızının hayatına sevgiyle dokunmayı ölene dek ihmal etmeyen bir kahraman.

Yazara teşekkür eder gibi sarılıyoruz arkadaşımıza. Yasını tutuyor, babanın acılı zamanlarında dökemediğin gözyaşına bulanıyoruz seninle...