
İçinizdeki “gerçekçiler” bu başlığa dudak bükecek olsa da ben yazmaya devam edeyim:
Leyla Güven ölümün eşiğinde direniyor.
Bugün büyük olasılıkla tüm zindanlardaki yurtsever Kürt tutsakların tamamı süresiz, dönüşümsüz açlık grevine başlayacak.
O andan sonra zindanların salhaneye döneceğinden, işkencecilerin harekete geçeceğinden şüphe yok. Avrupa’daki arkadaşlar şu anda devletlerin vurdumduymazlığına karşı direnirken, zindandakiler Ergenekon-Saray güçleriyle göğüs göğüse amansız bir mücadeleye tutuşacaklar.
Henüz Avrupalı devletler ve Türkiye’deki kurum ve partiler işin ciddiyetini anlamış olmaktan uzaktır. Hatta diyebiliriz ki, bizler de, yani açlık grevcileri hakkında yazıp çizenler, sokaklara çıkanlar da içinde, en geniş kitleler hala açlık grevlerindeki kararlılığın bilincine yeterince varmış değil. Pek çok çevrede “sona yaklaşıldığında, nasılsa bir yerden müdahale olur, Öcalan’ın üstündeki tecrit kalkmasa bile, iş tatlıya bağlanır” beklendisi var.
Edindiğim izlenim, bu utanç verici izlenimin beş paralık değer taşımadığıdır.
Açlık grevleri, büyük bir hızla ölüm orucuna doğru kendiliğinden evriliyor. İlk şehit bu vurdumduymazlığın ve boş beklentinin kurbanı olacak.
Yüzlerce açlık grevcisinin ölümü göze alan direnişi, kendi başına ne Avrupalı devletleri rikkate getirir ve ne de Türk devletini bir adım geriletir. Zaten onlar da bunu çok iyi biliyorlar ve “devletler onlara üzülsün de harekete geçsinler” diye tek bir umut kırıntısı bile taşımıyorlar.
Onların umudu bizde, açlık grevine yatmayan, günde üç öğün tıka basa zıkkımlanan, günlük hayatını yaşayan, o günlük hayatın belirli bir anında açlık grevcilerini hatırlayan, sonra yeniden kendi “gerçeğine” dönen insanlarda.
Her şey biz karnı tok, sırtı pek olanlara bağlı.
Şu ana kadarki durumumuz Leylaların ölümüne kesinlikle çare değil. Çare olmadığı açlık grevlerinin hızla ve fiilen ölüm orucuna doğru yol alışından belli.
Avrupa’da on bin yurtsever, demokrat, sosyalist hep birlikte aynı alanda süresiz, dönüşümsüz açlık grevine girdiği gün, devletlerin pencerelerindeki perdeler açılır, bugün suratlarımıza kapatılan kapılar aralanır.
Türkiye’de durum biraz farklıdır.
Türkiye’de Egenekon-Saray rejimini “örgütlülük” caydıracaktır. Daha önce bir “fantastik” öneri olarak yazdığım gibi, seçimlere, seçim gününe, seçim gecesine ve seçimden bir gün sonrasına ve sonraki günlere “örgütlü hazırlığın” ilk belirtileriyle birlikte rejim korkuya kapılır.
Rejim krizdedir. Ergenekon Erdoğan’a, Erdoğan Ergenekon’a güvenini hızla kaybetmektedir. AKP’nin içindeki farklı çıkar çevreleri hızla birbirine karşı cephe almaya başlamıştır. Avrupa ve Amerika bir yandan Erdoğan’ın sırtını okşarken, diğer yandan sistem içi bir alternatifi desteklemeye hazırlanmaktadır. Ekonomi yıkıma uğramıştır. Erdoğan hıyar, domates satıyor, halkın üstüne çay paketleri fırlatıyor ve kamuoyu yoklamaları büyükşehirlerin çoğunu AKP-MHP faşist koalisyonunun kaybettiğini her geçen daha kesin sayılarla sergiliyor. S.400 krizi orduyu ve ekonomiyi tehdit ediyor.
Ama daha önemlisi, CHP ve Saadet yönetiminde olmasa bile, bu partilerin, hatta İyi Parti’nin tabanında HDP’ye, dolayısı ile PKK’ye karşı “militan düşmanlık” kuvvetten düşüyor. Şuna kesinlikle inanıyorum: Bu defa seçim gecesi Kılıçdaroğluların, İncelerin teslimiyet politikası sökmeyecek... İster Büyükşehirleri AKP kaybetsin, ister kaybettiği halde bir kere daha hile hurda ile seçim sonuçlarını gasp etsin, ülkenin alanlarında CHP’nin, Saadet’in, hatta İyi Parti’nin bile üyeleri tek bir yumruk gibi ayağa kalkacak.
Kalkmalı da.
Bu büyük tabandan cephe bir kere harekete geçtiğinde bilin ki, AKP parçalanır, kopmalar yaşanır ve AKP TBMM’de çoğunluğu “seçimsiz” kaybeder.
İşte o gün Erdoğan elindeki Cumhurbaşkanlığı yetkilerini halk düşmanı amaçlarla her kullandığında, hiç kimse milyonların alanlara akmasını durduramaz.
Böyle bir topyekün direniş örgütsüz gerçekleşmez. Gerçekleşse bile süreklilik kazanamaz.
Taksim’i zaptetmek, Kızılay’ı ele geçirmek, Alsancak’ı fethetmek gibi işlerin zamanı değil. Rejim nereye yığınak yaptıysa ordan uzağa akmak, oraya gelmek üzereyken “savunamadığı” yerde toplanmak, yani bir tür “barışçı, kitlesel gerilla” taktiği ile direnmek. Bütün mahallelerde onar, ellişer kişilik grupların aynı gün, aynı dakikada sokağa çıktığını düşünün. Ve bunun bir gün değil, her gün gerçekleştiğini de...
O zaman her yer gerçekten “Gezi” olur ve kardeşlerimizin ölümü ancak böyle önlenebilir, PKK Önderi’nin üstündeki tecrit ancak böyle kırılabilir ve faşist rejime ancak bu yolda yürüyerek son verilebilir.
Bahar geldi. Yakında 8 Mart, ardından 21 Mart Newroz, sonra seçim, sonra büyük direniş...