‘’yüreğimizin derinliklerine kök salmış
bir çınardır kavgamız /
ummana ulaşmak için coşkunca /
yatağına sığmadan akan ırmaktır sevdamız /
deniz’in, yusuf’un, hüseyin’in
bileklerine kelepçe düşmüş /
mahir’in o dağ yüreğine
tarifi imkansız sızılar /
bağrına saplanan hançerdir
boyunlarımıza yağlanan urgan /
ölüme sayılan günler özgürlüğe
sayılsın diye /
düştü yola mahir, bastı tetiğe“
        (Grup Yorum)


Mahir ve yoldaşlarının anısına...


Onlar, en karanlık anlarda bile azmin ve inancın simgeleri oldular... / gri bulutlarla dolu gökyüzünde kızıl ufuklara koşan atlılardı onlar...asla direncini kaybetmeden mutlaka gelecek olan güzel günlere inanıp / bunun için savaşan güneşin çocuklarıydı onlar...onların anısı önünde saygıyla eğiliyorum...burda yazılanlar küçük de olsa onların hikayesidir…
Herkes şu küçük anekdotu bilir: yıl 1971, heryerde sıkıyönetim uygulaması vardır, Mahir ve yoldaşları heryerde aranıyorlar, gecenin bulanıklığını bir araba deler. İçinde Yılmaz Güney, Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı ve bir yoldaşları daha vardır. Ulaş yolda çıkar. Yılmaz Güney 3 devrimciyi evine getirir. Bütün şehirde evler aranıyordur. Yılmaz Güney’in evine de uğrar askerler. Mahir ve yoldaşları çatıda saklanırlar. Askerler „rahatsız ettik, özür dileriz“ diyerek Mahir’leri aradıklarını söylerler. „Evet, çatıdalar“ der Yılmaz Güney. Askerler şaşırır, birbirlerine bakarlar, teşekkür edip giderler. Mahir’ler de konuşulanları duymuşlardır. Daha sonra Yılmaz Güney, hayatının rolünü burda oynadığını söyleyecektir.
Biz burda duralım. Ne olmuştu da Mahir’ler heryerde aranıyordu? Kızıldere katliamına giden süreç nedir, bunların peşine düşelim biz bu yazıda.
İnsanlar durduğu yerde mi dağlara çıkar, silahları kuşanır?
„Haydi gel, bugün canım sıkılıyor, bari biraz silah atalım“, küçükburjuva psikolojisiyle mi hareket eder? Kuşkusuz hayır. Kimse bilerek sevdiği insanları geride bırakarak engebeli, dolambaçlı bir yola girmez, hele hele tüm baskı mekanizmalarıyla karşısına dikilen bir devlete karşı direnmek, bu o kadar kolay değildir işte, güçlü bir irade, geliştirilmiş bir bilinç, sağlam bir karakter ve yılmayan, inatla, umutla yarınları kurma inancını yitirmeyen bir kişilik gerektirir.

2011 neyse 60’lı yılların Türkiye’si de odur
1960’lı yılların Türkiye’sini öğrenmek için tarihe bakmanıza gerek yoktur! 2011 Türkiye’si neyse, 60’lı yılların Türkiye’si de odur...(Hatta o zamanın anayasası az buçuk daha ilerdedir, en azından sendikalaşma, grev yapma gibi haklar yazılıdır anayasada...)
İşçinin, emekçinin sömürülmesi, aydınların tutuklanarak saldırılarla yıldırılmaya, korkutulmaya, susturulmaya çalışılması, hiçbirşey değişmemiştir o günden bugüne. 1923-38 yılları ayrı bir analiz gerektirdiği için ona burda eğilmeyeceğiz, fakat 1938 yılından itibaren hep sağcılar iktidardaydı. İsmet Paşa’nın CHP’si (Deniz Baykal’ın CHP’si gibi!) sol bir parti olarak nitelendirilemez herhalde!
Bu nedenle sağcıların, islamcıların „ah biz Cumhuriyet boyunca ezildik, vah hep biz acı çektik“ ağlaşmaları mazlum rolünü oynamaya çalışmaları hem ikiyüzlülüktür, hem de büyük bir utanmazlık ve yalancılıktır!
İnsanlara bilerek, isteyerek, gözlerine baka baka düpedüz yalan söylüyorlar! R.T.Erdoğan, Abdullah Gül ve cemaatin sempatizanları mı katledilmiştir 6-7 Eylül’lerde, 71’lerde, 12 Eylül’de, Maraş‘da, Çorum’da, Sivas’da, Gazi’de vs. Buna bırakın insanları, kargalar bile gülmez artık, çünkü oynadıkları mazlum rolü, haksızlığa uğradıkları iddiaları terbiyesizliklerin dışavurumudur, ikiyüzlülüktür. Siz mi haksızlığa uğradınız? Hadi ordan!!!
Deniz Gezmiş ve yol arkadaşlarının, yoldaşlarının o tarihlerde ortaya çıkışlarını izleyen herkes gayet insani taleplerle karşılaşacaklardır: özgür eğitim-özgür üniversite! Daha sonra yükselen işçi hareketiyle birleşen devrimci gençlik „özgür toplum - bağımsız Türkiye“ sloganlarıyla kendi taleplerini birleştirerek yollara dökülecek, ezilen sınıflarla dayanışma içine gireceklerdir.
(Darağacına giderken Deniz Gezmiş’in Türk ve Kürt halkların kardeşlığini ortaya koyarak haykırması bu sınıfsal davranışın, devrimci duruşun sonucudur, kimileri bugün Deniz’i, Mahir’i ulusalcı, Ergenekoncu olarak gösterme cahilliğine başvursa bile...)
Ama bugün nasıl yönetenler en küçük direnişlere bile tahammül gösteremiyorsa (ki göstermemesi doğaldır ve sömürücü niteliğine, faşizan karakterine uygundur), o zaman da işçiler-emekçilerle birleşen, antikapitalist mücadelenin yanına antiemperyalist mücadeleyi de koyan devrimci gençlik devletin en ağır baskınına uğramıştır.

Üniversitede, köyde, işçi meydanlarında...
Erdoğan’lar, Abdullah Gül’ler Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) içinde örgütlenip, Türkiye’ye gelen Amerikan filolarını kıble yapıp onların önünde secdeye varırken, Deniz-Mahir ve yoldaşları hem işçi meydanlarında, hem köylerde, şehirlerde yoksulların yanında olmuşlar, onlarla paylaşmışlar, aynı anda da üniversitelerde de direnmeye devam etmişler.
„1965 seçimlerinden 12 Mart 1971’e kadar süren Demirel Hükümetleri döneminde Türkiye çok önemli siyasal gelişmelere sahne olmuştur. 1965 seçimlerinin ortaya çıkardığı önemli bir olay, TİP’in seçimlerden 15 milletvekili kazanarak çıkmasıyla, Türkiye tarihinde ilk defa sosyalist bir muhalefet hareketinin parlamentoda bu kadar güçlü bir şekilde temsil edilme olanağı kazanmasıdır. Bu olay, sonraki dönemlerde sosyalist muhalefet akımlarının kazanacağı aktivite ve etkinliğin ilk habercisiydi.
Türkiye’de 1950’lerden sonra gelişen, emperyalizme bağımlı çarpık kapitalistleşme sürecinin yarattığı ekonomik ve sosyal sorunlar, 1965 sonrasındaki sosyalist muhalefet hareketlerinin etkinliğinin maddi temelini oluşturmuştur.
Tarımdaki makinalaşmanın da etkisiyle çoğalan kırsal alandaki işgücü fazlası, şehirlerdeki sanayileşmenin yarattığı iş alanlarına kaymış ve bu olay şehirlerdeki işsiz kütlesini büyütmüş, büyük şehirlerin kenar semtlerinde geniş gecekondu bölgelerinin oluşmasını getirmiştir. Bu dönemde işçi sınıfı hareketi de 15-16 Haziran’da doruk noktasına ulaşacak şekilde gelişti.
Öte yandan, 1961 Anayasası’nın getirdiği kısmi özgürlük ortamı da toplumsal gerçeklerin, özellikle aydın ve gençlik kesimleri içinde daha iyi kavranabilmesinde ve sosyalist bilincin hızla yayılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Anti-emperyalist bilinç ve sola karşı vurucu güçler

Bütün bu gelişmeler sonucunda emekçi halk kitleleri içinde büyük bir uyanış oldu. Özellikle gençlik ve aydınlar arasında U-2 olayı, Küba Krizi ve özellikle de Johnson mektubu nedeniyle gelişen anti-emperyalist bilinç, sosyalist düşüncelerle birleşerek mevcut Amerikancı sömürü düzenine ve Türkiye’deki Amerikan egemenliğine karşı büyük bir muhalefet hareketine kaynaklık etti. Anti-emperyalist, bağımsızlıkçı sol düşüncelerin bir çığ gibi gelişmeye başlaması, Türkiye’deki egemen sınıfları ve ABD Emperyalizmini rahatsız etti. Ve bu muhalefet hareketlerini bastırmak için polisiye baskı tedbirlerinin yanı sıra, emperyalizmin, bağımsızlık mücadelelerinin geliştiği bütün ülkelerde uyguladığı yöntemler gündeme geldi. Daha 1958’lerde gündeme getirilmiş olan dolaylı saldırı ve ayaklanmaları bastırma kuramları uyarınca, Türkiye’de kurdurulmuş olan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Türkiye’nin her tarafında örgütlendirilmeye başlanmıştı. CIA dolarlarıyla beslenen bu örgütler çevresindeki gerici güçler, sola karşı bir vurucu güç olarak kullanıldı. 1965 yıllarından sonra ilk yıllardaki siyasi cinayetlerin büyük çoğunluğu bunlar tarafından işlenmiştir.
Bu gerici güçler daha sonraları 1944’deki ırkçılık davası sanıklarından A.Türkeş’in başkanı olduğu MHP etrafında toplanmaya başladı. Böylece, Amerikalıların Türkiye’de bir Türkçülük hareketinin geliştirilmesi için çaba göstermeleri gibi, ilginç bir gelişme yaşanmıştır.
AP Hükümeti, başından beri sola karşı ve reaksiyoner – gerici - hareketler örgütlendirilmesi ve bu yolla Türkiye’de gelişen bağımsızlıkçı sol hareketlerin bastırılması politikalarını benimsemiştir.“ (1960’lardan 1980’e Türkiye Gerçeği, Devrimci Yol Kitaplığı)
Devlet bir yandan ülkücüleri, bir yandan islamcıları camilerde, eğitim kamplarında örgütleyip yürüyüş yapan, haklarını arayan işçilerin, emekçilerin, devrimcilerin üzerlerine saldırtmakta, öte yandan burjuva sınıfı (Koç, Sabancı vs.) ülkücülerin eğitim kamplarını destekleyip onları silahlandırmaktadır.

6.Filo protestolarına karşı ülkücü-islamcı kalkanı
Sosyalist fikirlere karşı tahammülsüzlük öyle bir yere vardı ki, parlamentodaki TİP’li milletvekillerinin Amerikan emperyalizmini ve onun yerli uşaklarını sergileyen konuşmaları yüzünden TİP’liler AP’liler tarafından linç ediliyorlardı. Türkiye’ye gelen 6.Filo’yu protesto mitinglerinin hepsi ülkücü-islamcı faşistlerin saldırısına uğradı.
1968 yılının Temmuz ayında yine 6.Filo protesto edildi, polisin İTÜ yurtlarına yaptıkları saldırı sonucu devrimci öğrenci Vedat Demircioğlu camdan atılarak öldürüldü. 12 Mart’a kadar giden süreçte 21’i bulan devrimci şehitlerinin ilkiydi Vedat.
Konya gibi şehirlerde polisin işini Komünizmle Mücadele Dernekleri üstlenmişti, üyeleri gazetelere, orduevlerine, öğretmen derneklerine ve TİP parti binalarına saldırıyorlardı.
„İstanbul’da gericilerin elindeki MTTB binasının tepesine yerleştirilen hoparlörden sürekli olarak, „İmanlı ve Allahını seven vatandaş! Komünistlere, kızıl uşaklara karşı bugün cihat günüdür“ diye anonslar yapıldı[...] 1969 yılının Şubat ayında, siyasal tarihimize „Kanlı Pazar“ olarak geçen olay meydana geldi. 16 Şubat günü ilerici kuruluşlar tarafından, „Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü“ düzenlenmişti. Aramco ile ilişkileri bilinen M. Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinin 16 Şubat tarihli sayısındaki başyazısı şu sözlerle bitiyordu: „...Topyekün bir savaşın kaçınılmaz bir hale geldiği ve silahlanmak gerektiği bir dönemde yaşıyoruz. Allah yolunda cihat farzdır ve silahlar patlayacaktır.“
O gün silahlar Allah yolunda değil, Amerikan uşaklığı yolunda patladı! „Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü“ne katılan onbinlerce yurtseverin üzerine, gerici güçler böyle taş ve sopalarla, silahlarla saldırtıldı. Taksim Alanı’na giren miting kolunun üzerine bomba atıldı. Saldırı sonucunda Turan Erdoğan ve Turgut Aytaç öldürüldüler ve yüzdört kişi de yaralandı.
Bu tarihten sonra devrimci öğrenciler arka arkaya silahlı saldırılar sonucu öldürülmeye başlandı. 20 Eylül 1969’da devrimci öğrenci Mehmet Cantekin, 28 Eylül’de Taylan Özgür, sırasıyla polis ve sağcıların saldırılarıyla öldürüldü. Arkasından Mehmet Büyüksevinç, Battal Mehetoğlu, birer birer katledildiler. Hiçbirinin katili bulunmadı. Böylece, daha 1969 yılının sonu gelmeden 8 devrimci öğrenci gericiler ve polis tarafından vurulup öldürülmüştü.
13 Nisan 1970’te Dr. Asteğmen Necdet Güçlü, Ülkü Ocakları Derneği Başkanı tarafından öldürüldü. Hüseyin Aslantaş, Nail Karaçam, İlker Mansuroğlu, Şener Erdal, Niyazi Tekin... 1970 yılı içinde faşistler tarafından öldürülen devrimci gençlerdi. 1969 yılından sonra devrimci öğrencileri öldürme görevini, Komünizmle Mücadele Derneği üyelerinden MHP’lilerin devraldığı görülüyordu. 1969 ve 1970 yıllarındaki cinayetlerin çoğu bunlar tarafından gerçekleştirildi. Böylece, 12 Mart’a gelinceye kadar 20’ye yakın devrimci öğrenci, gerici-faşist güçlerce öldürülmüş oluyordu. Bütün bu olaylar sırasında 1970 yılının sonlarına kadar, hiç sağcı öldürülmemişti.“ (1960’lardan 1980’e Türkiye Gerçeği, Devrimci Yol Kitaplığı)

Okudular, öğrendiler, öğrettiler, bilgilendiler
12 Mart döneminin havasını solarken Mahir’in parlak fikirlerine arada sırada gözatmamızda fayda var, çünkü 71 hareketinin devrimcilerinde bugünün kendine solcuyum diyen çoğu solcularda olmayan özellikleri vardı: çok okudular, öğrendiler, öğrettiler, bilgilendiler, bilgilendirdiler! Bugünün kendine solcuyum diyen çoğu zatı-muhteremin (gerçek inanmış samimi solcuları dışta tutuyorum tabii ki, ama sözüm devrimci derneklerden içeri!) ezberledileri üç-beş kelimeyle sana hemen nutuk çekmeye başlarlar, söylediğin bir yanlış kelime yüzünden saatlerce bilgiçlik taslayarak seni düzeltirler, yani sonuçta lagara-lugara ederler, ederler etmesine ama, kimse de birşey anlamaz!
Bu yüzden devrimci önderlere bakmakta her zaman fayda var, çünkü bugünün küçük-burjuva anarşist eğilimli marjinal devrimcilerin çoğundan daha fazla öğretecekleri vardır bize:
„12 Mart askeri darbesinin sonuçlarını ve aşamalarını sırasıyla şöyle özetleyebiliriz:
1) Ülkemizdeki askeri diktatörlük, Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki işgalinin aldığı son biçimdir. Bu, temsili demokrasinin rafa kaldırılması, düzen partilerinin rolünün asgariye indirilmesi demektir. Artık Türk Ordusu, oligarşinin halkımıza karşı yürüttüğü baskı politikasının açık ve doğrudan bir aleti olmuştur. [...]
2) Oligarşi 12 Mart darbesini ülkemizdeki küçük-burjuvazinin gücünü dikkate alarak, onlara ters düşmeyecek, „Atatürkçü“, „milliyetçi“, „ilerici“, „reformcu“ sloganlarla yapmış, [...]
Bugün Anadolu’nun pek çok yerinde halkın uyanık kesimleri, düzenin bütün partilerinden umutlarını kesmişler ve bu sefaletten kurtulmanın tek yolunun isyan etmek olduğunun bilincine varmışlardır. Halkımızın uyanık kesimleri, Amerikan „gavuru“ ile işbirliği içinde olan ağaların, patronların, parababalarının nasıl kendilerini iliklerine kadar sömürdüklerinin farkındadırlar. Kitlelerde zenginlik düşmanlığı had safhadadır. Onların anlayamadığı tek şey, yenilmez bir güç olarak gözlerinde büyüttükleri oligarşik devlet cihazının kof ve çürüklüğüdür. (Oligarşi, kitlelerin bilincinde fikri sabitlik derecesinde, „devlete karşı konulmaz“ düşüncesini iyice perçinlemek için, sürekli olarak yaygara, gözdağı, kuvvet gösterisi ve demagoji ile özellikle bu konuyu işlemektedir).
Bu yüzden beş-altı tane devrimci askeri eylem, (propagandası yapılmamasına rağmen) kitlelerde derin bir şaşkınlık ve sempati yaratmıştır.“ (Mahir Cayan: Kesintisiz Devrim II-III, Bütün Yazılar, s.333-337)

THKP-C, THKO ve TKP-ML/TİKKO’nun doğuşu
Karşılarında herşeyi ile silahlanan, işçilere-emekçilere-devrimcilere baskı uygulayan, onlara karşı zor kullanan bir devletle karşılaşan devrimcilerin önünde iki yol vardı: ya barışçıl yolları denemeye devam edecek, koyun gibi vurulacaklardı, ya da silahlanarak direneceklerdi! Onlar dağlara çıkmaya karar verdiler! Devrim kırdan kente doğru ilerleyecek, tüm ülkeyi kavuracaktı! Düşündükleri gibi olmadı ve bu „yanlış taktiği“ hayatlarıyla ödediler!
Devrimci gençlik üç örgütte toplandı: Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil’lerin THKO’su (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu), Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı’ların THKP-C’si (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi - Cephe) ve İbrahim Kaypakkaya’ların TKP-ML/TİKKO’su (Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist / Türkiye Işçi Köylü Kurtuluş Ordusu). (Bir parantez açalım ve burdan tüm bu örgütlerin ve onlardan sonra onların peşinden giden tüm yoldaşların hepsine sıcacık bir selam yollayalım! Hepinize bin selam!)

Denizler’i kurtarmak için harekete geçmişlerdi
12 Mart faşist darbesinden sonra Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Sivas’a giderken motosikletleri bozulur. Bir ihbar üzerine polisle catışmaya girerler, önce Yusuf Aslan, 16 Mart’ta da Gemerek’de Deniz Gezmiş yakalanır.
Cezaevindeki arkadaşların ve tüm devrimcilerin serbest bırakılması için Malatya Kürecik’teki Amerikan radar üssünü tahrip etmeye giden Sinan Cemgil ve arkadaşları 31 Mayıs 1971’de Adıyaman Gölbaşı İlçesine bağlı İnekli köyünde ihbar edilirler, sonra jandarma ve köylüler tarafından kıstırılıp Nurhak dağlarında katledildiler. (Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan). (bkz.: Tarkan Bozkurt, 40. Yılında Nurhak)
Bugün devrimci diye ortalıkta dolaşan kimi cahillere, maceracılara, halk düşmanlarına, sahte solculara Deniz’lerin yakalanışlarından sonra Mahir’lerin davranışları bir tokat gibi gelecektir! Aynı örgütten olmamasına rağmen tüm devrimcileri büyük bir aile olarak kavrayabilmiş, Denizleri kurtarmak için harekete geçmişlerdir.
Mahir Çayan ve arkadaşları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek için eyleme geçerler. Önce 26 Mart 1972’de Ünye’de NATO’ya ait radar istasyonunda çalışan iki İngiliz ve bir Kanadalı teknisyeni kaçırırlar. 28 Mart’ta rehinelerle birlikte Niksar’in Kızıldere köyü muhtarının evinde kalan öteki arkadaslarının yanına giderler.
Eylemi THKP-C’liler THKO’lular ile birlikte gerçekleştireceklerdir. Fakat ihbar üzerine devlet evin etrafını sarar, sonra roketatarlar ve bütün silahlarıyla evi tararlar, bombalarlar, taş üstünde taş bırakmazlar.
Bu yetmezmiş gibi, askerler içeri girdikten sonra ölülerin üzerine tekrar kurşun yağdırırlar! Rehinelerle birlikte ölen Kızıldere direnişçileri ölümsüzlüğe uğurlanır:
Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Sarıhan, Sabahattin Kurt ve Nihat Yılmaz.
Bu katliamdan kurtulabilen tek kişi vardır ve o bugün gülümseyen yüzüyle, parlak fikirleriyle devrimcilerin olması gerektiği her yerde mücadelesini sürdürmeye devam ediyor, Mahir’lerden bize hergün selam getiriyor, bu arada Mahir ile aramızda ölümsüz bir bağ oluşturuyor: Ertuğrul Kürkçü!

Kızıldere bize devrimci erdemi, saygıyı öğretiyor

„Kürecik’e füze kalkanı, Roboskî katliamı, „KCK operasyonu“ dalgaları, Hrant Dink katillerinin cezasızlığı… Halkların varlık ve mücadelelerine son birkaç ay içinde indirilen ve süregideceğini de öngörebileceğimiz bu darbeler birbirlerinden bağımsız değil. Hepsi, AKP iktidarının zamana karşı soluk soluğa sürdürdüğü bir iktidar tırmanışının farklı anları…
Tırmanışın doruğu için stratejik tarih 2014. AKP 2014 yerel seçimlerine Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırmış, bütün muhalefet dinamiklerini budamış olarak girmeyi düşlüyor. Bunu başarabilirse, Erdoğan, 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde devletin başına „Kürtlerin ve Türklerin Cumhurbaşkanı„ olarak yükselmeyi, Suriye’ye askeri baskı yoluyla ABD’nin Ortadoğu’daki merkezi ortağı rolünü üstlenip İsrail’i geriye iterek ve bölgenin efendisi olmayı hedefliyor.
Kızıldere’yi anarken Mahir Çayan’ın „kendi kişiliğinde devrim yapamayanlar devrimci olamazlar“ sözünü hatırlayalım. Bir etrafınıza bakın: kendi dediğini nerdeyse devrimci yasa ilan eden, solculuğu kendi önderini yücelterek putlaştırmak sanan, başka örgütlerin önder gördüklerine küfretmeyi devrimcilik ilan eden, sağa karşı değil kendisi gibi düşünmeyen solculara saldıran kişilik bozukluğu içinde olan „solcularla“ karşı karşıyayız. Devrimcilik bu kadar kolay, bu kadar basit değildir beyler!
Kızıldere bize devrimci erdemi, saygıyı, bilinci öğretiyor...
Farklı örgütten olursa olsun yoldaşları için gözünü kırpmadan savaşa atılmayı öğretiyor... Kızıldere’den bize gelen ışık şudur: herşeyi bilmeli, herşeyi okumalı, öğrenmeli-öğretmeliyiz… 21.yüzyılın neo-emperyalist çağında etrafımıza, halkımıza ve dost halklara ışık olmalıyız, karanlığa aydınlık olmalıyız...
İşte o zaman Kızıldere ruhuna ihanet etmiş olmayız...!!!
Bu yüzden Mahir Çayan’ın bazı analizlerini tekrar okumakta ve tartışmakta fayda var.

TARKAN BOZKURT