Türkiye’de, seçim sonrası ortaya çıkan parlamento matematiği, erken seçime bulaşmadan hükümet kuruluşuna izin vermiyor gibi görünüyor. Aslında bu sonucu tek başına meclis matematiğinin oluşturduğunu söylemek de doğru değil. Belki de Meclis’in bu sayısal oluşumundan daha önemlisi, geçmiş 13 yıl içerisinde yaşanan politik deneyimlerin, siyasete güven kazandıran bütün geleneksel değerleri ortadan kaldırmasıdır. Toplumsal yapının genelinde olduğu gibi siyasette de ahlaki olmayan pek çok yöntem siyasetin araçları olarak uygulamada boy göstermiştir. 

Özgür basın üzerinde sürdürülen susturma ve biata zorlama politikalarının büyük oranda başarılı olması, siyasetteki lekelenmenin toplumsal denetim içerisine sokulamamasına neden oldu. Kamuoyunun hiçbir denetiminin olmadığı, siyasal ilkelerin rant çıkarlarına peşkeş çekildiği bir politik yaşam uzun bir zamandır realize edilerek topluma sunuldu. 

Salt çıkara dayalı politik anlayışlar ise siyasal partilerin birbiriyle ilişkisinde de güvenin tamamen tükenmesine yol açtı. Özellikle AKP iktidarı tarafından sürdürülen yalana, talana dayalı sorumsuz yönetimler, gelinen noktada temel sorunların hala çözülmemiş olduğu Türkiye’de siyasete güvensizlik de hızla yayılmaya başladı. 

AKP Devletinin vermeye çalıştığı düşüncenin aksine Koalisyon bir öcü değildir. Tersine, gücü ne kadar büyük olursa olsun, kolay yönetmek yerine çoğunluğu kucaklamak boyutunda koalisyonlar çoğulculuğu zorlayan demokratik bir anlayıştır. Yönetimlerde tekçi düşünceleri dayatma çabası "güçlü" devlet mantığından daha çok, kolaycı, başına buyruk, dikta eğilimli bir yönetim tanımı içerisinden varlığını gerekçelendirebilir. O halde koalisyon tartışmalarına girerken duygusal olmamanın dışında, ilkesiz de kalmamak gerekir. 

HDP’nin AKP ile bir koalisyon olasılığını düşünürken, 13 yıllık siyaset tarihimizde AKP’den kaynaklı bir tek olumlu adım ya da girişim bulabilmek mümkün değildir. AKP, ilkeleriyle, kuruluşunu büyük oranda dayandırdığı sınıfsal yapısı ile, kuruluşuna temel aldığı ideolojisi ile HDP’nin zıddıdır. Anadolu-Mezopotamya topraklarında yaşayan Türk ve Sünni-İslam olmayan bütün halkların, inanç gruplarının, kadınların, farklı yaşam tercihlerinin düşmanı bir partidir. AKP, özgürlükçü yerine diktacı bir yönetme politikasından yana olduğunu "başkanlık" istemi ve fiili uygulaması ile kanıtlamıştır. AKP varlığını savaşlara dayandırmaya çalışan hegemonik bir anlayışa sahiptir. 

HDP ve AKP arasındaki anlayış farklılıklarını bir tablo üzerinde sıraladığımız takdirde ortaya birbirine siyah ve beyaz kadar zıtlık sergileyen bir görünüm çıkar. HDP’nin AKP ile bir koalisyona girmesi bu nedenle asla mümkün değildir ve böylesi bir anlayıştan uzak durmak gerekir. 

Kürt sorununun çözümü konusunda AKP fazlasıyla denenmiş, sınanmış bir siyasal partidir. Şu saatten sonra Kürt sorununun çözümünde AKP’nin (en azından Tayyip’li AKP’nin) ne Kürt halkına ne Türkiye halklarına verebileceği bir tek olumlu vaat, küçük bir umut olamaz. Böyle bir umut, ancak ve ancak kendini aldatma olur. 

Roboskîli gençlerimiz yerde yatıyor henüz; IŞİD bölge üzerinde katliamlarına devam ediyor; Soma madencileri Fatiha değil iş kazalarına çözüm, gençler iş istiyor; kadınlar erkek egemenliğinin ürünü olan sistematik kadın katliamlarının engellenmesini bekliyor. Ağrı, Adana, Mersin, Diyarbakır ve birçok kentte HDP’ye yönelik düşmanlık bombalarla ilan ediliyor. Bütün bunların etiketinde ise "Made in AKP" yazıyor. Türkiye’de AKP’yi kapının dışına atarak bir politik yürüyüşün kanallarını zorlamak bana daha anlamlı gelmektedir. Güçlü AKP’nin çözemediği bir sorunu çöküşte olan zayyıf AKP’nin çözebileceğini düşünmek abesle iştigaldir. 

Barış, özgürlük ve demokrasi süreci elbette devam etmelidir. Bunun temel yolu ise, söz konusu süreci engelleyen AKP ile yeniden "süreç" üzerinden bir pazarlığa gitmek değil, AKP pisliğini tarihin çöplüğüne atabilmek için, gerekirse güçlü bir muhalefette konumunda kalarak mücadeleyi sürdürmektir.