Yirmi gündür benim yüreğim de Kobanê’deki Kürt kardeşlerimle birlikte atıyor.

Yirmi gündür bulabildiğim her yazıyı okuyor, her televizyon programını izliyorum.
Neden diye kendi kendime sürekli soruyorum.
“Ne oluyor?” diye dostlarımla sohbet ediyorum.
Okudukça, öğrendikçe tablo netleşiyor. Sondan başlayalım: ABD Başkan Yardımcısı Biden’ın birkaç gün önce bir üniversitede yaptığı konuşma gazete manşetlerinde: “Cumhurbaşkanı -ki eski dosttur- bana dedi ki, ‘Siz haklıydınız, çok fazla insanın Suriye’ye geçişine izin verdik. Şimdi sınırı mühürlemeye çalışıyoruz.’ ... Bir sünni devlet olarak Türkiye’nin DAİŞ’in kendine yönelik doğrudan ve acil bir tehdit olduğunu fark etmesi epey zaman aldı.”
Erdoğan ise yemin billah ediyor: “Ben toplantımızda böyle bir şey demedim. Biden benden özür dilemelidir, yoksa benim için tarih olur.” (‘Tarih olur’ ne demekse... ‘Küserim’ demek istiyor sanırım.)
Bir gün sonra Erdoğan’ın dostu Biden sözde özür diledi. Ama nasıl bir özür olduğu açıkça yazılmadı. Ee affetmek, hatta özür dilemek “büyüklüğün” şanındandır!
Türkiye, DAİŞ haydutlarına destek oldu mu, olmadı mı; Türkiye üzerinden DAİŞ’e insan nakli yapıldı mı, yapılmadı mı tartışmasını sürdürmek garip olur. Artık bunları yedi cihan biliyor. Elbet istihbaratı çok güçlü olan ABD de bu gerçeği en iyi bilenlerden.
Hep, “İspat edin, belge gösterin, etmezseniz namussuzsunuz,” diye feryat ediyor Erdoğan ve çevresi. Alın size mahkeme belgeli bir örnek: İki hafta önceki Alman Der Spiegel dergisinde bir haber vardı. Kurgu değil, mahkemesi süren bir olay anlatılıyordu.
Olay şöyle: Alman vatandaşı bir genç, Türkiye üzerinden DAİŞ’e gider. Önce İstanbul, sonra arabayla Suriye sınırı... Burada DAİŞ’çiler kendisini alır. Bu cihatçı genç DAİŞ saflarında savaşır, sonra tekrar görevli olarak Federal Almanya’ya -yine Türkiye üzerinden- gelir. Mühimmat ve ilaç toplayıp arabasına doldurur ve yine Türkiye üzerinden gitmek için yola çıkar. Ama bir tesadüf eseri, kendisinden şüphelenen otoyol polisleri tarafından durdurulur. Eşyaları ve ilaçları nereye götürdüğünü sevk edildiği mahkemede anlatır. Mahkemesi devam etmektedir ve Türkiye üzerinden gittiği mahkeme tutanaklarında da vardır.
Der Spiegel buna benzer başka davaların da Federal Almanya’da sürdüğünü belirtmektedir. Delil istiyorsanız, alın size mahkeme kayıtlarına geçmiş delil.
Kaldı ki, DAİŞ’e Türkiye desteği, en iyi Türkiye’den yayın yapan DAİŞ yanlısı haber sitelerinden de izlenebilir. Bu sitelerde açıktan DAİŞ desteklenmekte, adı, sanı, yeri yurdu belli yazarlar tarafından DAİŞ’e övgüler dizilmektedir. Öte yandan DAİŞ’çiler Beyoğlu’nda açıkça gösteriler yaparken, Kürtlerin en küçük bir gösterisini gazla, kurşunla engelleyen polisler, en küçük bir müdahalede bulunmadılar.
Yine İstanbul Teknik Üniversitesi’nde askeri eğitim aldığı belli olan DAİŞ’çiler öğrencilere vahşice saldırırken, güvenlik görevlileri yerlerinden kımıldamadan seyrediyordu. Bu rezilliği bazı televizyon kanalları bile verdi.
İMC’de askerle DAİŞ’çilerin içli dışlı tavırları açıkça yayınlanmadı mı? Kapı kapı dolaşıp kurban derilerini DAİŞ için toplayanların fotoğrafları daha dün TV’lerde yayınlanmadı? Daha fazla örneğe sanırım gerek yok.
Peki ama bu destek niye?

Petrol, petrol, yine petrol ve Türk Hükümeti’nin yalanları

Kuzey Irak ve Suriye’deki rezil savaşın en önemli nedenlerinden birinin petrol olduğunu yine yedi cihan biliyor.
Türkiye Barzani ile gizli anlaşmalar yapıp bu bölgedeki petrolü kendi üzerinden pazarlayarak milyarlarca dolar komisyon almayı planlıyordu. Bilindiği gibi dünyadaki petrol rezervleri giderek azalıyor; ama Güney Kürdistan’daki petrol rezervleri hala çok zengin. Petrol için tüm Ortadoğu’yu (buna Kuzey Afrika’yı da katabiliriz) yeniden, yeniden bölen, dizayn eden ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük emperyalistler aslan payını kendisine ayırmak isteyen Türkiye’ye bu olanağı vermeyeceklerdi ve vermediler de.
DAİŞ ve güç merkezi olan devletlerin ilişkilerine daha sonra değineceğiz ama hemen belirtelim: Şu koalisyon, moalisyon denilen işbirliği ortaya çıktıktan sonra ilk bombalanan yerlerin DAİŞ‘in elindeki petrol kuyuları ve rafineriler olması tesadüf değildir.  
Türkiye’nin DAİŞ’ten petrol aldığı yine birçok kez dile getirildi. Güney Kürdistan kadar olmasa da, Rojava’da da önemli petrol yatakları ve kuyuları var.
Üstelik Rojava’da kendi kanton yönetimlerini kuran Kürtlerin petrolü Akdeniz’e ulaştırarak pazarlama olanakları var. Bu durumda Ajda Pekkan’ın “amaan petrol, canıım petrol” şarkısını dillerinden düşürmeyen Türkiye’deki egemenler komisyon yerine hava alacaklardır.
Elbette DAİŞ’in desteklenmesinin tek nedeni petrol değil. “Yeni Türkiye” diyen hükümetin aslında umudu “Yeni Osmanlı”. Bunu saklamıyorlar da. Tampon bölge dedikleri (bu arzuyu da sanırım ABD’li dostlarının baskısıyla ‘güvenlikli bölge’ diye nitelendirmeye başladılar) alanın yüzölçümü, Kıbrıs’tan bile büyük!
AKP denilen partinin felsefesinin temelinde Sünni bir İslam olduğunu ve DAİŞ’le de bu konuda çok iyi anlaştıklarını da yine yedi cihan biliyor.

Kürt halkı artık ‘Böl, yönet’ politikasını yutmuyor

Erdoğan bayram namazı sonrası ne diyordu: “IŞİD neyse, bizim için PKK da odur. Düşmanı teşhiste yanlışlık yapılırsa zaferi olumsuz etkiler.”
Davutoğlu ise şöyle sürdürüyordu onu: “PYD bizim dediğimizi yerine getirirse Kobanê’ye yardımcı oluruz.”
Neymiş Davutoğlunun isteği: PYD “Esed’e” karşı savaşmalıymış!
Sonra Türkiye’nin egemenleri hep birlikte tekrarlıyor: “Rojava ile barış sürecinin hiçbir ilişkisi yoktur. Kobanê düşerse barış süreci biter demek, bir tehdittir.”
Öyle mi?
İnsan acaba bütün bu söylenenler cehaletten, bilgisizlikten mi kaynaklanıyor, diye düşünüyor. Elbette değil. Akılları sıra insanları aldatacaklar. Ama bu riyayı, ikiyüzlülüğü artık kimse yutmuyor.
Sadece yakın geçmişte Şengal’de olanlara dönüp bakalım. DAİŞ çetesi insanların kellesini keserken, çoluk-çocuğu katlederken, kadınları satıp seks kölesi olarak kullanırken, tüm dünyanın gözü önünde bir cehennem yaratırken, Erdoğan’ın aynı kefeye koyduğu, düşman ilan ettiği PKK ne yapıyordu? Kadın, erkek yiğit gerillalar Kandil’den inip, kendi canlarını siper ederek onbinlerce masum insanın kurtuluşunu gerçekleştiriyordu.
Artık “iyi Kürt”, “kötü Kürt” oyununu ayağa kalkmış, isyan etmiş Kürtlerin yutmayacağı çok açık değil mi?
Türkiye’de otuz yıl süren Kürt özgürlük kavgasında can veren binlerce, Rojava, Rojhilat Kürdü vardı. Artık özgürlük isteyen, hak isteyen parçalanmış Kürdistan’daki Kürtler, et ve kemik gibi bir arada. PYD de -artık çok iyi biliniyor ki- kendiliğinden ortaya çıkmadı. PKK ve Kandil olmasaydı, PYD de olamazdı. Kaldı ki, ben Kandil’de kendi gözlerimle defalarca şahit oldum: PKK’nin, KCK’nin her kademesinde artık Kürdistan’ın dört parçasından gerillalar var.
Böylesine bütünleşmiş bir ortam varken gel de PKK’yi, PYD’yi, barış sürecini ve Kobanê’yi birbirinden ayır bakalım!
KCK önderleri, “Kobanê düşerse tabanımızı zor kontrol ederiz,” diye boşuna söylemiyor. Bırakalım PKK’yi, KCK’yi; karşı yakadan kardeşleri, akrabaları katledilirken sıradan Kürt halkının sessiz kalmayacağı gün gibi ortada değil mi? Nitekim kalmıyorlar da. TC ne kadar engellemeye çalışırsa çalışsın, hem halk sınırda nöbet tutuyor hem de genç Kürtler akın akın bir yolunu bulup Kobanê’ye gidip DAİŞ çetesiyle savaşıyor.
Eğer Kobanê düşer, barış süreci sona ererse, tüm Türkiye’nin korkunç bir yeni savaşın girdabına sürükleneceği açık değil mi?
Günlerdir Türkiye ve ne idiği belirsiz koalisyon, “Kobanê’nin DAİŞ’in eline geçmemesi, yeni bir katliamın yapılmaması için elimizden geleni yapacağız” diyor.
Türkiye, yıllarca her gün onlarca jet uçağıyla Kandil’i bombalıyordu. Kar kış demeden askeri seferler düzenliyordu. Şimdi ellerinde yine tezkere var. “Ne duruyorsun” demezler mi. Tankın, tüfeğin, bombaların, füzelerin, jetlerin var. Ne duruyorsun o zaman? Üstelik DAİŞ çetesi Kobanê çevresinde dümdüz arazinin ortasında, kabak gibi ortada. Bu çeteyi durdurmak hatta yok etmek senin için çocuk oyuncağı değil mi?
Ya koalisyona ne demeli? Günlerdir başka yerleri bombalayan koalisyon uçakları nihayet geçenlerden itibaren Kobanê çevresindeki üç-dört DAİŞ tankı veya arabasını bombaladı. Tam da DAİŞ Kobanê sınırına dayandığında...
Tüm dünyada, düşünen, gören, izleyen her insan aptal yerine konularak oynanıyor bu tiyatro. Ama hiç sevmediğim amiyane bir sözcüğü kullanmak zorundayım: Yemezler!
Türkiye ve diğer emperyalist güçlerin hedefi, petrol ve Suriye’nin yeniden dizayn edilmesidir.
Kobanê düşerse veya tam düşmek üzereyken “kurtarıcılar” imdada yetişecek ve Rojava Devrimi boğularak kendi istedikleri bir sistem kurulmaya çalışılacaktır.
Rojava Devrimi’nin boğulması için emperyalistler ve Türkiye niye bu kadar heveslidir? Bunun bir çok nedeni var ama en önemlisi şudur: Daha düne kadar kimlikleri bile olmayan Suriye Kürtleri kantonlar kurarak halkçı, adeta komünal, insani bir sistemi geliştirdiler. Bu, kapitalist ve emperyalist dünya için çok “kötü” bir örnekti ve muhakkak engellenmeliydi. Ya dünyanın başka ülkelerinde de benzer gelişmeler olursa “vay başımıza geleceklere!”
Bu nedenle Rojava Devrimi’ni boğmak için binbir oyun oynanıyor. Ama birçok yazarın kabul ettiği gerçek şudur: Kobanê artık günümüzde Kürtlerin Stalingrad’ıdır. Ve PYD sokak sokak, ev ev savaşarak Kobanê’yi DAİŞ haydutlarına mezar edeceğini sık sık söylüyor. Bu direniş yenilmeyecek ve aç gözlü kurtların iştahları boğazlarında kalacaktır.
Bugün emperyalist güçlerle PYD’nin aynı saflarda gözükmesi şaşırtıcı değildir.
DAİŞ, Ferda Çetin’in deyimiyle, emperyalistler için kullanılan ve tarihi geçince çöpe atılacak bir araçtır. Ve bugünlerde DAİŞ’e karşı onların savaşı, artık tarihinin yavaş yavaş dolduğunun göstergesidir. PYD güçleri ve Kürt halkının ABD uçaklarının bombardımanını onaylaması ise son derece doğaldır. Bir nebze bile nefes alınabilecekse, bu elbette olumludur.

Bazı Türkiyeli sosyalistlerin anlaşılmaz tavrı

Son olarak, bazı Türkiyeli sosyalist örgütlerin tavrı... Yüreği yanan, vicdan sahibi birçok sosyalist kardeşim, HDP heyetiyle veya bireysel olarak sınıra gidip Kobanê halkına destek oldu. Hatta başka örgütlerden savaşa katılıp şehit olan sosyalistler bile var.
Kimi sosyalist geçinenlerse yine dışardan gazel okuyup ölümüne mücadele eden Kürtlere destek olacaklarına eleştirmeyi tercih ettiler.
“PYD’nin önderi Muslim’in Avrupa’da, Türkiye’de ne işi varmış? Emperyalistlerle, faşistlerle konuşulur muymuş?”
“Emperyalistlerin Kürtlere yapacakları silah yardımına karşı çıkılmalıymış.”
(Eğer doğru okuduysam, ne yazık ki, HDP’nin bileşenlerinden bazı partiler ve Federal Almanya’daki Sol Parti de aynı tezi savunuyordu.)
“PYD acaba Esad’la anlaşmış mı?”
“ÖSO içindeki bazı örgütlerle PYD’nin gizli anlaşması mı varmış acaba?”
Hele hele yarım asır önce birlikte sosyalizm için mücadele ettiğimiz biri, Erdoğan’ın BM’de yaptığı konuşmayı sosyalistlerin tartıştığı bir siteye gönderip, “Bu konuşmanın altına imza atmamak mümkün mü?” diye sormaz mı?
Ne diyeyim, koyun can derdinde, kasap et derdinde... Allah sonunuzu hayır eder inşallah!

ATİLLA KESKİN