Bugün barbarlığa karşı tüm dünyada direnişin sembolü haline gelen Kobanê, yüz yıl önce küçük bir köydü.
Kobanê, dörde bölünmüş Kürdistan’ın Rojava parçasında yer alıyor. 1921’de inşa edilen bir demiryolu hattı, Kobanê’yi Pirsûs’tan ayırdı. Kürtler halen Batı ile Kuzey Kürdistan’ı “binxet” ve “ser xet” olarak adlandırıyor.
1960’lı yıllardan itibaren Kobanê de tıpkı Rojava’nın diğer bölgeleri gibi Baas rejiminin Araplaştırma politikasının kurbanı oldu. Gündelik yaşam biçimi, farklı kültürlerin ortak yaşamı, şehir isimleri... Her şey Esad ailesinin iktidara gelmesi ardından değişti.
Kobanê ve tüm bölgenin kaderi, 19 Temmuz 2012’de halkın Kobanê kentinin kontrolünü ilk kez ele geçirmesiyle birlikte değişti. Bu, Rojava Devrimi’nin başlangıcı oldu. Ama aynı zamanda Kürtler ve tüm bölge için yeni bir çağın en belirgin başlangıcıydı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Sosyal ilişkileri toplumsal bir sözleşme etrafında yeniden belirleyen Rojava Devrimi, baskıcı rejimler, gerici güçler ve işbirlikçilerinin dikkatini çekmekte gecikmeyecekti.

Saldırılar devrimi engelleyemedi

Devrimin fişeği patlatıldıktan sonra Rojava demokratik modeline yönelik saldırılar da başladı. Saldırılar başta Serêkaniyê olmak üzere Cizîre ve Efrîn ile Halep’teki Kürt mahallelerini hedef aldı. Ancak devrim treni yola çıkmıştı bile. Ocak 2014’te Batı Kürdistan, yönetim biçimi olarak kanton modelini tercih etti. Cizîre, Efrîn ve Kobanê olmak üzere üç kanton kuruldu.
Bu model, Rojava’da yaşayan Kürt, Arap, Ermeni, Asuri ve Çeçenler ile İslam, Hıristiyanlık ve Êzîdîlik gibi farklı dinleri bünyesinde topladı. Cizîre Kantonu, Kürtçe, Arapça ve Süryanice olmak üzere üç resmi dil kabul etti. 
Eşbaşkanlık sisteminin esas alındığı bu modelde, Cizîre Kantonu’nun eşbaşkanlarından biri Arap, diğeri de Süryani oldu. Kadınlar her üç kantonun hükümetlerinde güçlü bir temsiliyet buldu. Efrîn Kantonu’nun başında bir kadın bulunuyor. Zira bu devrim, her şeyden önce kadın devrimiydi.
Temmuz 2014’te insanlık düşmanları Kobanê bölgesine karşı bir saldırı dalgası başlattı. Saldırılar doğrudan Kürt devrimini hedef alıyordu. Bu devrimi, beşiği olan Kobanê’de boğmak istiyorlardı. Tüm dünyanın gözleri önünde bir ay boyunca şiddetli çatışmalar yaşandı. Rojava’nın kadın ve erkek savaşçılarından oluşan YPG ve YPJ güçleri, saldırıları kırdı ve püskürtmeyi başardı.
Bir buçuk ay sonra, 15 Eylül’de, siyah elbiseler giymiş binlerce kişi, Kobanê’ye yönelik benzeri görülmemiş bir saldırı başlattı. Haziran 2014’te Musul’u işgal eden DAİŞ isimli vahşet örgütü, Irak’tan getirdiği son model ağır silahlar ve tanklarla üç koldan kentte saldırıyordu. Onlarca tank, Rus, Alman, Amerikan ve Fransız yapımı silahlar kullanıyorlardı. Vahşi katliamları ile tanınan bu çetelerin saldırılarının temel destekçisi ve finansörü ise Türkiye olarak öne çıkıyordu.

Direniş tarihin akışını değiştirdi

İşgal saldırılarına karşı YPG ve YPJ savaşçıları tarihi bir direniş sergiledi. Bu cesur insanlar, hiçbir gücün barbarlığı yenmeye karar vermiş insan iradesinin üzerinde olmadığını tüm dünyaya gösterdiler. Herkes bu küçük kentin düşüşünü bekliyordu. Başta Türk hükümeti olmak üzere bazı güçler sabırsızlıkla saatlerine bakıyorlardı. Çoğu için belki beklenmedik olarak hesaplanan Kürt halkının Kobanê’deki direnişi tarihin akışını değiştiriyordu.
Irak’ta birkaç gün içinde Musul dahil geniş bir alanı ele geçiren DAİŞ karşısındaki Kobanê direnişi, tüm dünyanın sempatisini kazanmakta gecikmedi. Hükümetlerin sefil alçaklığını, vahşetle yapılan işbirliğini, bölgesel ve uluslararası politikaların yol açtığı felaket bilançoyu daha görünür kılan Kobanê direnişi, artık tüm bölgenin geleceği açısından önemli bir dönüm noktası oldu.

Küçük bir kentten fazlası...

Bu şehir aynı anda Stalingrad, Verdun, Varşova, Srebrenica ve Guernica’yı canlandırdı. Kobanê, artık bir küçük kentten fazlasıydı. O şimdi, inanılmaz bir direniş, kahramanlık, kadının gücü ve özgürlük için verdiği büyük mücadeleyi, kararlılığı, yeni bir yaşam umudunu, insan iradesini ve uluslararası dayanışmayı temsil ediyor. Zafer şimdiden Kobanê ve dünyada insanlık için mücadele eden tüm kadın ve erkeklerindir.

Türk devletinin safı vahşet

Rojava Devrimi’nin başından bu yana, Kürtlerin kazanımlarına yönelik en açık tepki Türkiye’den geldi. 2002’den beri Türkiye’de iktidarda olan AKP hükümeti, Rojava Devrimi’ne karşıtlığını her fırsatta dile getirdi. Ancak bu karşıtlık sadece söylemden ibaret değildi.
Mart 2011’de Suriye’de başlayan ve kısa sürede silahlı çatışmaya dönüşen ayaklanmanın başından beri Türkiye, açık bir şekilde Kürt karşıtı tutum aldı. Kürtlerin hak ve statü elde etmemesi için önce Suriye siyasi ve askeri muhalefetine baskı yaptı. Sonra kendilerine yakın işbirlikçi gruplar oluşturmaya çalıştı. Özellikle Temmuz 2012’de Rojava Devrimi’nin başlamasıyla birlikte saldırılar boyutlandı. Türk hükümeti, dünyanın farklı yerlerinden gelen yabancı savaşçılara kapılarını geniş bir şekilde açtı. Gelenler eğitildi, silahlandırıldı ve kolay bir şekilde Batı Kürdistan’a saldırılarda bulunmak üzere sınırdan geçirildiler.
2013 yılı ortalarından itibaren Riha’nın Serêkaniyê kentindeki Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü Çiftliği (TİGEM), El Kaide bağlantılı grupların karargahı olarak tesis edildi. Yoğun tepkiler ardından çetelerin Rojava’ya geçişi için Eylül 2013’te aynı alanda iki gizli koridor daha açıldığı ortaya çıktı. Özellikle Rojava’nın Serêkaniyê kentine yönelik işgal saldırıları sırasında Türkiye’nin El Kaide bağlantılı gruplara verdiği yoğun destek, sınır hattında çıplak gözle bile çok rahatlıkla görülebiliyordu.
Ağustos 2012’de yayınlanan bazı fotoğraflarda AKP adayı Menderes Atilla, çete üyeleri ile poz veriyordu. Bir başka fotoğrafta AKP Urfa Milletvekilleri Seydi Eyupoğlu ve Abdulkerim Gök ile AKP’li Menderes Atilla ve Kürtlere yönelik saldırı halinde olan çete liderlerinden Nawaf El Beşir aynı karedeydi. İddialara göre Nawaf El Beşir, 2012 yılı içerisinde Serêkaniyê’ye saldırı planının oluşturulduğu MİT görevlileri ve Türk subaylarının katıldığı bir toplantıda yer almıştı. Bu plan için Türk devletinin 2 milyon dolar bütçe ayırdığı belirtilmişti.
23 Aralık 2012’de Nawaf El Beşir’in de olduğu yaklaşık 70 aşiret lideri ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) komutanı Riha’daki Araplar Yardımlaşma ve Kültür Derneği’nin (ARAPDER) ev sahipliğinde Harran Otel’de bir araya gelmişlerdi.

MİT elemanları Kürtlerle çatışıyor!

YPG’nin 16 Temmuz 2013’te El Kaide çetelerini Serêkaniyê’den tamamen çıkararak sınır kapısının denetimini ele geçirmesi ardından Türk devleti bu kirli faaliyetlerinin bir kısmını başka sınırlara taşımak zorunda kalmıştı. Rojava’nın tüm cephelerinde yaşanan çatışmalarda Türk devletinin izine rastlandı. Ele geçirilen çete üyeleri, üzerlerindeki belgeler, çatışmalar ardından ele geçirilen malzemeler, itiraflar, pasaportlarda izleri duran güzergahlar hep Türkiye’yi işaret ediyordu. Örneğin 15 Ağustos 2013’te Halep, Bab ve Azaz bölgelerinde aktif olan El Ekrad Cephesi, yaptığı bir açıklamada, 14-15 Ağustos’taki çatışmalarda iki MİT elemanını öldürdüklerini bildiriyordu.
Temmuz 2013’te Haseke’deki bir çatışmada Türk askerine ait kimlik bulunurken aynı dönemde Efrîn’de ele geçirilen Tunus kökenli üç El Kaide üyesi, Türk subayların yardımıyla sınırı geçtiklerini itiraf etti.
Türk devletinin askeri, barınma ve diplomatik desteği giderek yoğunlaşırken, özellikle 15 Eylül Kobanê direnişinde hiç olmadığı kadar görünür hale geldi. Kobanê’ye yönelik çatışmaların ilk günlerinden Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rojava düşmanlığını boyutlandırdı. 5 Ekim’de PKK ile DAİŞ vahşet örgütünü aynı kefeye koyan Erdoğan, çok geçmeden bu kez de PYD’yi “terörist” ilan etti. Erdoğan’ın 7 Ekim’de yaptığı “Kobanê düştü düşüyor” açıklaması ise bardağı taşıran son damla oldu.
Erdoğan bu açıklamayı yaptığı sıralarda DAİŞ çeteleri, ilk kez Kobanê kentinin dış mahallelerine ulaşmıştı. Kürtler ve dostları yaşadıkları her yerde alanlara dökülerek benzeri görülmemiş bir halk hareketine yol açtı. Her tarafta eylemler vardı. Devlet güçleri ve destekledikleri ırkçı-paramiliter gruplar da her tarafta saldırı halindeydi. Bir haftada 40’ı aşkın kişi AKP hükümetinin Kürt karşıtı politikalarının kurbanı oldu.
6-7 Ekim olaylarından bir hafta kadar önce İMC Televizyonu’nda canlı yayın sırasında bir grup DAİŞ üyesi sınır hattını geçerek Zorawa Tepesi’ne giderken görüntülendi. Bu sahneler, Türk askerlerinin gözleri önünde gerçekleşiyordu.
22 Ekim’de DİHA tarafından yayınlanan yeni görüntülerde Zorawa Tepesi yakınında DAİŞ çetelerine mensup bir grup ile Türk askerleri konuşurlarken görüldü. Yarım saat kadar süren görüşmenin ardından çete üyeleri “Allahu Ekber” diyerek alandan ayrıldı.

Direniş uluslararası kimlik kazandı

Kobanê direnişinin en temel özelliklerinden biri, uluslararası kimlik kazanması oldu. İşgal saldırılarının başladığı 15 Eylül’den itibaren Kürt diasporası alanlara inerek tepkisini gösterdi. Hemen her gün eylemler vardı. Avrupa’nın neredeyse tüm kentleri, Kürtlerin tepkisine ve Kobanê ile dayanışmasına tanıklık etti. İlk haftalarda tıpkı Türk hükümeti gibi Batılı hükümetler de Kobanê’nin düşüşü üzerine hesap yaptı.
Gazete köşelerindeki yorumlar, Kobanê’nin her an düşebileceği noktasındaydı. İlk günlerde hükümet yetkilileri resmi açıklama yapmaktan kaçındı. 3 Ağustos’tan itibaren Şengal’de DAİŞ‘in gerçekleştirdiği katliamlar ardından ikinci insani trajedi kapıdaydı. Kürtler sokaklardan çekilmeyerek baskıyı arttırıyordu.
DAİŞ’e karşı onlarca ülkenin bir araya gelerek kurduğu ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon, Kobanê’de ilk hava saldırısını 27 Eylül’de gerçekleştirdi. Bu saldırılar ilk günlerde savaşın seyrini değiştirecek hiçbir etkide bulunmadı. Bu durum 6-7 Ekim olaylarına kadar sürdü.
Türk hükümeti de Koalisyon’a katılmayı kabul etmekle birlikte sorumluluklarını yerine getirmeyi reddediyordu. PKK Yürütme Komitesi üyesi Murat Karayılan, 7 Ekim’de yaptığı bir açıklamada Türk hükümetinin Serêkaniyê üzerinden Kobanê’ye koridor açma sözünü 15 gündür tutmadığını söylüyordu. Kürtlerin eylemlerine paralel olarak Batı medyasında da temel gündem Kobanê haline gelmeye başladı.
Tüm haber ve yorumlar, Türkiye’nin Kobanê karşıtı tavrına dikkat çekerek Kobanê’nin düşmesi halinde bunun tek sorumlusunun AKP hükümeti olacağına işaret ediyordu. Dünya kamuoyunda Kobanê’ye duyulan sempati ve saygı giderek büyürken, hükümetler üzerinde de giderek büyüyen bir baskı oluşturuyordu.
AKP hükümetinin Kobanê’ye koridor açılmasını reddetmesi ve sınırdan tüm yardımları engellemesi üzerine, 19 Ekim’de ilk kez 3 ayrı C-130 kargo uçağı ile 27 konteynerlik silah, mühimmat ve tıbbi malzeme, Kobanê’ye havadan bırakıldı. Bu yardımın yapılmasından saatler önce Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, koridor açılmasını bir kez daha reddederek, “PYD şu anda bizim için PKK ile eştir, o da bir terör örgütüdür” diyordu.
Düşeceği hesaplanan Kobanê direnişinin üzerinden önce saatler, sonra günler ve haftalar geçmişti. Direniş halen tüm görkemiyle sürüyordu. Batılı güçler korudukları sessizliklerini özellikle 7 Ekim’den itibaren bozmaya başlamış ve seslerini daha yükseltmişti.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jenifer Psaki, 7 Ekim günü yaptığı açıklamada, “Gerçek zamanlı olarak Kobanê’de yaşananlara bakan herkes bunu korkunç olarak görüyor” dedi.  Psaki ilk kez, “Kuşkusuz kimse Kobanê’nin düşüşünü görmek istemiyor” diye ekledi.
Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande da ilk kez Kobanê için “şehit kent” diyerek, Türkiye’yi mutlaka koridoru açmaya çağırdı.

Esas etkisi halklara oldu

Kobanê, batılı hükümetler nezdinde önemli bir ilgi uyandırsa da esas etkisi dünya kamuoyu nezdinde oldu. Sokaklarda Kürtlerle kol kola yürüyen dostlarının sayısı belki de tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok olmamıştı. Tüm kıtalarda insanlar Kürtlerle dayanışma mesajları veriyor, Kürt kadın ve erkeklerinin gösterdiği direnişe hayranlıklarını ve saygılarını ifade ediyordu. Gazeteler ve dergilerin manşetlerinde yer alan bu direniş, Batı sokaklarını sararak dayanışmayı büyüttü.
Ekim ortalarında Kürtler açısından bir ilk daha yaşandı. Aralarında Nobel Barış Ödüllülerin de olduğu binlerce aydın, filozof, politikacı ve sivil toplum temsilcisi 1 Kasım 2014’ü Dünya Kobanê Günü ilan ederek tüm dünyada sokaklara çağırdı. Bu durum tüm dünya açısından da bir ilki oluşturuyordu. Daha önce hiçbir Ortadoğu veya Kürt kenti için böyle bir çağrı, bu çapta bir etki yaratmadı.
1 Kasım günü geldiğinde, dünyanın beş kıtasında 200’ü aşkın kentte yüzbinler sokaklara çıkarak Kobanê ile dayanışma gösterilerinde bulundu. Sokakların mesajı çok açıktı: “Eğer uluslararası toplum Ortadoğu’da demokrasinin kök salmasını istiyorsa, Kobanê’deki Kürt direnişini desteklemeli. Kobanê’yi desteklemek insanlığı desteklemektir!”

Ulusal kimlik güçlendi

Kürdistan ve tüm bölge açısından önemli bir dönüm noktası olan Kobanê direnişi, dört parçadaki Kürtleri de hiç olmadığı kadar birbirine yaklaştıran güç oldu. Kobanê direnişi öncesinde, Kürtler arası birliğin temeli, özellikle Şengal ve Mexmûr direnişleriyle atıldı. 3 Ağustos’ta çetelerin Şengal’i işgaline karşı harekete geçen YPG ve gerilla güçleri, onbinlerce kişiyi açtıkları bir güvenlik koridoruyla kurtarmayı başardı. Çeteler 6 Ağustos’ta Hewlêr’e 40-50 km mesafedeki Mexmûr’a saldırdıklarında gerilla yeniden harekete geçti. Bir hafta kadar sonra gerilla güçleri bu kez Kerkük’e doğru yola çıktı.
15 Eylül’de Kobanê’ye yönelik DAİŞ’in işgal saldırıları başladığında Kürtler arası ilişkilerde de yeni bir dönemin sayfaları açılmış oldu. Özellikle Mayıs 2013’te Rojava sınırlarına Hewlêr cephesinden kazılan sınırlar ve bazı silahlı gruplarla bulanık ilişkilerden dolayı gergin ilişkiler, Kobanê direnişiyle farklı bir boyut kazandı.
Hewlêr’de Kürtler arası üst düzey görüşmeler yapıldı.  Kürdistan Bölgesi Parlamentosu Başkanlığı 12 Ekim günü ilk kez Türkiye’ye ilişkin bir kınama yayınladı. Parlamento, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da 6 Ekim’de başlayan Kobanê eylemleri sırasında halka yönelik şiddeti kınadı.
15 Ekim günü Kürdistan Bölgesi Parlamentosu’nda 79 parlamenterin oyuyla Rojava kantonları ile ilişkilerin geliştirilmesi kararı alındı. Bu karar, Rojava kantonlarının dolaylı olarak tanınması şeklinde yorumlandı. Ekim ortalarında PYD Eşbaşkanı Salih Müslim de Hewlêr’e davet edildi.
Rojava Kürdistan’ı Halk Meclisi (EGRK) ile Hewlêr destekli Suriye Kürt Ulusal Meclisi (ENKS) yeniden bir araya gelirken Kürdistan‘ın diğer parçalarındaki temel aktörler de bu görüşmelerde rol oynadı. Dokuz gün süren görüşmeler sonucunda adına Duhok Mutabakatı denilen bir anlaşmaya varıldığı bildirildi.
Kobanê direnişi özellikle Kürdistan’ın dört parçasında büyük bir duygusal yakınlaşmaya da yol açtı. Tüm parçalardan gönüllüler Kobanê’de çatışmak için harekete geçti. Kuzey Kürdistan’dan çok sayıda genç erkek ve kadın, sınırları zorlayarak Kobanê’ye geçmeyi başardı. Direniş büyüdükçe dayanışma da büyüdü. Şengal ile başlayan insani yardımlar ve eylemler, boyutlanarak sürdü. 
Doğu Kürdistan da insani yardımlar konusunda önemli bir pay üstlendi. Güney Kürdistan’da hiç olmadığı kadar geniş katılımlı dayanışma eylemleri yapıldı. Kuzey Kürdistan’da sınır hattında nöbetler tutuldu, kentler eylem alanlarına dönüştü. Diaspora Kürtleri, zaten başından beri ayaktaydı.

Kamuoyu pratik adım bekliyor

Ekim ayı sonuna doğru Güney Kürdistan’dan gelen 150 kişilik Pêşmerge gücü, Türk devleti tarafından günlerce engellendi.  Kürt kamuoyu ve uluslararası toplumun baskıları üzerine 31 Ekim günü Pêşmerge’nin Kobanê’ye geçişine izin verildi. Bu durum da Kürtler açısından bir ilki ifade ediyordu. Güney Kürdistan’da, lokal düzeyde birçok alanda Pêşmerge ve gerilla ortak hareket etse de Kobanê direnişinin oluşturduğu baskı, askeri ilişkiye farklı nitelik kazandırdı.
Kürtlerin ortak savunma gücüne ihtiyacı Kobanê’de daha görünür oldu ve bu yönlü tartışmalar yoğunlaştı. Bugüne kadar birçok kez denenen ancak başarısız olunan Ulusal Birlik Kongresi de Kobanê direnişi ile birlikte yeniden gündeme geldi. Hazırlık komiteleri, kongre önündeki tüm temel engellerin ortadan kalktığını söylerken kamuoyu pratik adımların atılmasını bekliyor. Kürtler, Sykes-Picot Anlaşması 100’üncü yıldönümüne girmeden 2015 Newroz’undan önce kongreyi toplamak istiyor.

Kobanê direnişi iki ayını geride bırakırken bu direnişin büyümesi ve kalıcı sonuçlar yaratması için insani koridora halen ihtiyaç duyuluyor.



MAXIME AZADÎ