İçinden geçtiğimiz sürecin yeni çatışmaları tetikleyeceği ve halkları bölgesel yeni bir savaşın eşiğine getireceği anlaşılıyor.

Gerçi DAİŞ’in Musul’u ele geçirmesinin ardından bölgedeki dengelerin kökten değişeceği ve kanlı çatışmalar eşliğinde yeni dengelerin inşa edileceği tahmin ediliyordu fakat, bunun bu kadar hızlı gelişeceği beklenmiyordu.
DAİŞ’in (IŞİD) Musul’dan sonra Bağdat yerine Erbil’e ardından da Kobanê’ye saldırması bölgeyi yeniden yapılandırmaya çalışan güçlerin stratejilerini gözden geçirmelerine ve hızlı hareket etmelerine neden oldu.
Şimdi roller yeniden dağıtılıyor ve bölgesel kamplaşma yeni bir aşamaya taşınıyor.  
Ortadoğu’daki yeni kamplaşma ve saflaşmaysa ister istemez bölgenin yükselen gücü Kürtleri ön plana çıkarıyor. Ne de olsa Ortaçağ karanlığına karşı aydınlığı bugün Kürtler temsil ediyor.
Bölgede bütün yollar kaçınılmaz bir biçimde Kürdistan’a ve Kürtlere çıkıyor. Kobanê’den yükselen ateş bütün insanlığı aydınlattığı içindir ki sadece bölgede değil, tüm dünyada Kürtler konuşuluyor.
Öte yandan yeni bir askeri ve siyasi operasyonun eşiğinde olduğumuz Ortadoğu’da Amerika artık sahada askeri güç bulundurmak istemiyor. Bunun yerine yerel dinamiklere dayanmayı ve onlara inisiyatif tanımayı amaçlıyor.
Irak deneyimden gerekli dersleri çıkardığı anlaşılan Amerika, Suriye’nin yeniden yapılanması konusunda Rusya'yla 'orta yolu' bulmuşa da benziyor. Rusya’nın hava operasyonlarına göz yumması en azından ABD-Rus iletişiminin güçlendiğini gösteriyor. Amerika ayrıca, Suriye’deki iç siyasal dengelerin olgunlaşmasının zaman alacağını biliyor. Bu zaman diliminde Suriye muhalefetini güçlendirmek; rejime karşı uzun soluklu bir iktidar alternatifi örgütlemek istiyor.
Muhalefeti Özgür Suriye Ordusu çatısı altında toplama hedefini sürdürüyor. Suriye Ulusal Konseyi’ni de yeniden yapılandırmayı; Kürtleri de oraya katmayı; anayasal çözüm sürecinde Kürtlere bir yasal statü tanımayı da düşünüyor.
Amerika’nın bu planı Türkiye’yi ciddi biçimde rahatsız, hatta tedirgin ediyor. Zira Türkiye hem Kürtlerin öne çıkmasını; statü almasını hem de Esad’ın iş başında kalmasını istemiyor.
Türkiye birkaç hafta öncesi DAİŞ’e karşı oluşturulan koalisyona bu yüzden katılmamıştı. Bu da Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni gerilimler yaratmıştı. Şimdi durum bir parça değişmişe; Türkiye Amerika’nın çizgisine gelmişe benziyor ama, bunun kalıcı olduğunu söylemek zor görünüyor.
Aksine Türkiye-Amerika ilişkilerinde Kürtler ve Esad’tan kaynaklanan geriliminin devam edeceği anlaşılıyor.
Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları ve 'tampon bölge' ısrarları bunu gösteriyor. Türkiye hem Kürtlere hem de Esad’a karşı elini güçlendirmek amacıyla 'tampon bölge' kurmak istiyor. Ama bunu tek başına yapamıyor.
Amerika'ysa, Türkiye’nin Kürtler konusundaki dayatmalarına ve şantajlarına kulak asmıyor. Bu konuda Türkiye’ye inisiyatif verecek gibi de görünmüyor. Çünkü Amerika hem Esad’ın kısa vadede devrilmeyeceğini düşünüyor hem de Kürtler olmadan Suriye’de bir iktidar alternatifi yaratamayacağını biliyor.
Buradan hareketle de Türkiye’ye  Suriye politikasını buna uygun olarak değiştirmesini telkin ediyor.
Buna karşılılık olarak Suriye muhalefetini birlikte örgütlemeyi öneriyor. Bu eksende Suriye’nin inşasında Türkiye’ye inisiyatif vermeyi düşünüyor.
Türkiye’yse daha fazlasını istiyor. Sadece Suriye’nin değil bölgenin yeniden yapılanmasında daha fazla rol talep ediyor. Özellikle Kürtlerin ve Kürdistan’ın kendisine bırakılmasında ısrar ediyor.
Türkiye’nin bu ısrarı AKP’nin iktidardan düşmesine, Erdoğan’ın Mursi gibi devrilmesine neden olabilir mi bilemem ama, aynı sorun 100 yıl öncesi 'Eski Türkiye’yle İngiltere arasında baş gösterdiğinde Mustafa Kemal yelkenleri indirmiş; Musul ve Kerkük’ü iktidarı karşılığında İngiltere’ye vermişti!
'Yeni Türkiye' dolayısıyla Erdoğan ne yapacak göreceğiz ancak, Kürtleri kazanmadan; bütün parçalardan Kürdistan’ı yanına almadan; Kürtlerle eşitliğe ve özgürlüğe dayalı yeni bir ilişki kurmadan yoluna devam etmesi mümkün görünmüyor.
'Yeni Türkiye’nin bunu anlaması için Kobanê’ye bakması, oradan gerekli dersleri çıkarması gerekiyor.
Son olarak; 100 yıl öncesi Kürtler bu kadar örgütlü ve güçlü değillerdi. Örgütlü ve güçlü olmadıkları için Kürtler üzerindeki kirli pazarlıklar sonuç vermiş; 'uluslararası sömürge' Kürdistan pay edilmiş ve Kürt halkının tarih sahnesine çıkması önlenmişti.
Ancak şimdi Kobanê’deki destansı direnişin de gösterdiği gibi durum çok farklı seyrediyor. Lanetli tarihin tersine çevrildiği; tarihsel zaaflerin giderildiği gözleniyor.
100 yıl öncesi sınırları çetvelle parçalanan Kürdistan’dan şimdi demokratik ulusal bir irade yükseliyor. Şimdi tarihin önünde çağdaş bir hareket, ayağa kalmış ve dişini tırnağına takmış bir halk duruyor.
Bu halkın önüne geçmek; onun özgürlük umutlarını söndürmek artık mümkün görünmüyor.
Dolayısıyla‚ Kürtlerle hesabı olan herkesin şapkasını önüne koyması; Kürdistan’a yönelik bir adım atmadan önce bin düşünmesi gerekiyor.