BİRCAN DEĞİRMENCİ / AMED

“Anne, yarın yola çıkacağım börek yapar mısın? dedi. Yaparım dedim. Ama kalabalığız, biraz fazla yap. Sonra da bana yardım etti. Acı koyma dedi, sen acı seviyorsun diye herkes sevmek zorunda değil”

“Oğlum 22 yaşındaydı. Üniversiteye hazırlanıyordu. Bir ay boyunca mağazalarda çalıştı. Meğer kazandığı parayla oyuncak almış. Hazar Gölü’ne gideceğini söyledi. Bizi tedirgin etmemek için Suruç’a gideceğini söylememiş. Haberlerde Suruç’taki görüntüleri ağlayarak izledim, meğer Veysel’im de oradaymış.”

“Paran var mı? dedim. Yok dedi. Ee bende de yok ne olacak şimdi? Olsun baba, akbilim var, beni Kadıköy’e kadar atar. Oradan da zaten arkadaşlarla birlikte yiyip içeriz. İdare ederim” dedi.

“Orada insanlar ölürken ben burada böylece durmaktan nefret ediyorum. Bir şeyler yapmalıyım diyordu hep. Gitme diyemedim, diyemezdim de. Öyle karar vermişti, en doğru zamandı. Çalışıp parasıyla oyuncak ve mama aldı. Zaten çok paylaşımcı, çok yardımseverdi.”

“Babamın her akşam geldiğini kapının kilidinde dönen anahtar sesiyle anlardık. Huzurla dolar, ‘bugün de geldi’ derdik. Şimdi yine her gece kulağımız kapıda ama artık o ses hiç duyulmuyor artık”

“Bazen keşke Kobanê’ye gidip o oyuncakları çocuklara verebilseydi diye hayıflanıyorum. Hiç değilse bir adım da olsa o tellerin ardına geçebilseydi diyorum.”

“Bir şeyler yapmalıydım. Bu sıkıntıdan uzaklaşmak ve kendimle kalmak, kendime dönmem için gitmem lazımdı. Gitmek iyi gelecekti”

Hayalleri yerde kalmadı

Bazı kelimelerin gizemi vardır. “Gitmek” de onlardan biri.. Kimi zaman düşlerinin peşinden, kimi zaman içinde bulunduğun kaostan kurtulmak, kimi zaman ruhunu sağaltmak için..  Bir sevdanın ardından ya da bir sevdadan gitmek.  Kimi zaman da kendinden kaçıp gitmek.. Bazan gitmek ağır gelir bazı anlarda ise kalmak daha da ağır.. Onlar hayallerinin peşinden giden, düşlerine sevdalı gençlerdi. Sınırın öte yanında cehennemi yaşayanlar varken yerinde duramayanlardı. Başkasının yüzüne atılan tokadın etkisini yanağında hisseden, haksızlığı sindiremeyip seyirci kalamayanlardı. Tel örgülerin arkasındaki acıyı yüreğinin derinliklerinde hissederek, hiç değilse oradaki çocukların hayal dünyalarının ellerinden alınmasına izin vermeyip, aldıkları oyuncakları onlara ulaştırmaya çalışanlardı. Tel örgülerin arkasına geçemediler belki ama kendi düşlerinin peşinden gittiler. Geride kalanlar onların hayallerinin taşıyıcısı olmaya devam ettiler.

Elleri dolu yola çıktılar

Çok değil 4 yıl öncesindeydi. Tuhaf zamanlardan geçtiğimiz bir evreden söz ediyoruz. 5 Haziran’daki Diyarbakır patlamasının travması henüz çok tazeyken Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF)’nin çağrısıyla; Kobanê’ye gitmek üzere Bursa’dan, Van’dan, Samsun’dan, Diyarbakır’dan, Kızıltepe’den, Sinop’tan, Yüksekova’dan birbirlerini tanımasalar da aynı hayale sevdalı düş yolcuları Suruç’a doğru seyrüsefere çıktı. Kimi çeşitli işlerde çalışıp kazandığı parayla oyuncak aldı, kimi annesine börek yaptırdı, kimi bir kilo bayram şekerini torbasına doldurdu. Tek amaçları Kobanêli çocukların üzerindeki savaşın izlerini bir nebze olsun silebilmekti. 20 Temmuz günü Suruç’a vardılar. Heyecanlıydılar, umutluydular, huzurluydular… Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinde güle eğlene kahvaltı yaptılar. Ve sıra basın açıklamasına geldi. Sonrası hepimizin malumu. Sonrası yükselen toz bulutu, ortalığa saçılan oyuncaklar, hayaller ve zifiri karanlık... 33 can Amara Kültür Merkezi’nin bahçesindeki toprakta birer karanfil oldu.

Aileler gözyaşlarıyla izledi

DAİŞ’in yaptığı katliama ilişkin adalet arayışı sürerken 4 yıl boyunca saldırıda yaşamını yitirenlerin aileleri, yakınları ve saldırıdan yaralı kurtulanların tanıklıkları kayıt altına alındı. Bu görüşmeler Suruç Aileleri İnisiyatifi, SGDF ve Bilim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı (BEKSAV)’ın yapımcılığıyla Mustafa Emin Büyükcoşkun’un yönetmenliğini üstlendiği Gitmek adlı belgesele dönüştü.

Filmin Diyarbakır’daki galasından önce 33 kişinin Can Siner tarafından cezaevinde çizilen kara kalem çalışmasının sergisi açılıyor. Ve aileler gelmeye başlıyor. Her biri evladının, kardeşinin, eşinin resminin yanına gidiyor. Kimi gözyaşlarını tutamazken, kimi resmi eline alıp öpüp kokluyor, saçlarına dokunuyor, kimi de kısık sesle onunla konuşmaya çalışıyor. Sonra da birbirlerine sarılıp gözyaşlarını siliyorlar.

İstanbul’dan Suruç’a yolculuk

Ve tamamı dolan salonda film başlıyor. Yönetmenin kamerasıyla birlikte İstanbul’dan otobüsle yola çıkıyoruz. Suruç’a doğru yol boyunca yarı uyur-uyanık halde camdan dışarıyı izleyip, gitmenin vermiş olduğu o hayale kapılarak, yukarıda bazı kesitlerini verdiğimiz tanıklıkları dinliyoruz.  Anlatıcıların belli belirsiz silueti kimi zaman çatlamış bir duvarın ardından, kimi zaman vazo içerisindeki bir çiçekten, duvarında yazıların olduğu bir sokaktan, üzeri defter- kitap dolu bir masanın ardından seçiliyor.

Saldırıda yaşamını yitirenlerin görüntüsü ise son sahnede Amara Kültür Merkezi’nde basın açıklaması öncesi çekilen bir görüntüyle karşımıza çıkıyor. Kiminin kameraya son kez bakışı, kiminin tedirgin hali, kiminin tebessümü, kiminin umudu, kimininse heyecanı yansıyor kameraya. Ve sonra ekran kararıyor. Yönetmen Büyükcoşkun’un deyimiyle “Biz bu hikayede bu vahşeti üretenlerin bizi düşürmek istedikleri dehşeti yeniden üretmek istemedik. Onlar bizim dehşete düşmemizi korkuya kapılmamızı istiyorlar. Biz onların amacından uzaklaşmak için o görüntüleri burada yayınlamadık”

Umut dimdik ayakta

Büyükcoşkun, “Son 4 yılda çok büyük katliamlar yaşadık. Özellikle bu coğrafya için belki yeni değil ama geçmiştekilerin bir tekrarı oldu. Filmin bunlar bir daha yaşanmasın diye bir hafıza oluşturmak, bu yası tutmak gibi bir işlevi de var. Ama biz umudu, onların miras bıraktığı düş kurmayı, hayal etmeyi ön plana çıkaran bir şey yapmak istedik” diyor.

Geride kalanların ağır şeyleri anlatarak, çok kıymetli bir tanıklığı aktardıklarını söyleyen Büyükcoşkun filmin hikayesini şöyle anlatıyor: “4 yıl boyunca jenerikteki bütün isimlerle konuştuk. Konuşamadıklarımız da oldu. Çünkü Suruç ailelerinin hepsi bizimle aynı görüşte değiller. Bu görüşmeler sonucunda bu film ortaya çıktı. Aslında Suruç katliamıyla ilgili bir film değil, onlar hakkında da bir film değil. Biz bu yola çıkan herkesin müşterek hikayesini, bu yolun hikayesini anlatmaya çalıştık. Her bir yolculuk hikayesi ayrı ayrı anlatılabilir ama bu başka filmlerin konusu olacaktır. Şu an BEKSAV’ın ve Suruç ailelerinin elinde çok büyük bir arşiv var artık. Bu arşivden müşterek filmler yapılabilir. Ayrıca ülkedeki fiziki koşullar bir müzenin yapılması için uygun olmasa da internet müzesi  yapmak ve bu yitirdiklerimizin ansını yaşatmak şeklinde bir fikrimiz var.”

Filmin sonunda İstasyon Meydanı, Ankara Garı ve Suruç katliamında yaşamını yitirenlerin yakınları ve saldırının tanıkları sahneye gelip el ele tutuşarak adalet arayışının, umudun ve düş yolculuğunun süreceğini bir kez daha hatırlatıyor.