Kürdistan’ın üç parçasında (Diyarbekir, Hewlêr, Qamişlo) siyasi tansiyon yükseliyor. Bu biraz da Güneybatı Kürdistan’daki gelişmelere bağlı.
Güneybatı’daki Kürtler, kent yönetimlerine el koyduktan sonra, o bölgelerde yaşayan tüm ulusal kimliklere yönetimde yer verdiler.
Bunu büyük sosyalist projenin bir yansıması olarak görüyorum.
Sömürgeciler ve kolonizatörlerden arındırılan bölgelerde Kürtler, Ortadoğu’ya model olabilecek adımlar atıyorlar…
Afrin’deki müslüman bir Mele’nin Karl Marks ile Muhammed’e eşanlamlı Kapital ve Kuran arasında büyük benzerlikler gördüğünü anlattığını anımsıyorum.
Gecenin birinde Afrin’de bir evin damında elliye yakın kişinin huzurunda din adamlarıyla ropörtaj yapıyorduk.
Herkes duysun diye bir de mikrofonumuz vardı.
Dini adamlardan biri Mele, diğeri Asuri ruhani lideri, diğeri ise Nakşibendi.
Toprak ve ağa ilişkilerine değiniyoruz.
Mele, yoksulların yanında olduğunu ve bunun İslam’ın bir gereği olduğunu belirtiyor. Zaman ilerliyor ve soruyoruz:
“Söyledikleriniz bir komünistin ajitasyonunu andırmıyor mu?”
Cevap veriyor: “Bana göre Mark ile Muhammed arasında temelde bir fark yok”.
Tartışmalarımız gece yarısına kadar devam ediyor.
Damdaki bu tartışmayı ve tartışmanın “yabancı” içeriğine kadar orada bulunanlar tarafından sonuna kadar dinlenmesine “hayret” etmiştim.
Bir de Afrin’e bağlı Meydan köyündeki bir Kürt köylüsünün “Lenin” lakabıyla anıldığını ve köyde mülksüzler için mücadelenin başını çektiğine tanık olduğum doksanlı yılların ilk yarısını düşünüyorum.
Şimdilerde o bölgedeki gelişmeleri yakından izliyorum.
Bana göre en önemli gelişme, Kürtler’in kendi bölgelerindeki Arap ve diğer halklara “eşit” davranmaları.
Tüm bu gelişmeler, Esad yönetimi veya Müslüman Kardeşler’in denetimindeki bir Kürdistan’da mümkün olmazdı.
Çünkü Kolonileştirilenler, Kolonizatörler’in (Kolonileştirilenlerden faydalanan herkes) egemen oldukları alanlarda, biraz da “efendilerine” benzerler.
Albert Memmi, kolonileştirilenlerin “mutlak kopuşa” kadar “sosyal şizofreni” kurbanı olduklarını tesbit ediyor.
Bu “sosyal şizofreninin” temelinde, kolonileştirilenlerin karar verme yetkisinin ellerinden alınmış olması.
Askerler, Kürtler’i insandan saymıyorsa;
Devlet memurları, Kürtler’i “kendilerini arkadan vuracakları” suçlamasıyla parangaya endeksliyorsa;
Kürtler kendi ülkelerinde tutuklu, hükümlü, talancı, kaçakçı olarak yargılanıyorsa;
Devlet memurları, Kürtler’i “kontrol ve idare” ettikleri için maaş alıyorlarsa;
Öğretmenler, Kürtler’i “dilsiz” bıraktıkları için, şarkta görev yaptıklarından dolayı, “örnek öğretmenlik” mertebesine yükseliyorlarsa;
Kendini iknar eden Kürtler, ölümle yaşam arasındaki “tampon bölge”de “korucu” sayılıyorlarsa…
O zaman Kürtler neden “sosyal şizofrenik” hanesi dışında tutulsunlar ki?
Bu hala öyle midir?
Bana göre, kurtarılmış yaşam alanlarında değil.
Jandarma, asker ve polise rağmen, yaşam Kürt halkının bizzat katılımıyla şekilleniyorsa, burada de facto bir kurtuluş var.
Ama kolonizatörlerden hala kurtulmadığınız da aşikar.
Güneybatı örneği hala müdahale edilmemiş bir gelişim.
Bundan dolayı da “masum” ve “egemenlerin, işgalcilerin” olmadığı bir ana denk düşüyor.
Ne kadar yaşar veya belki de hep yaşar, sorusuna cevap vermeyi bir yana bırakarak yazıyorum:
Kolonizatörlerden kurtulduğunuz zaman, hayalinizde olan özgürlüğü, kadınların kurtuluşunu yükseltmeyi, eşitliği, sosyalizmi yaşama geçirebilirsiniz; sınırları yıkıp, sınırsız da yaşayabilirsiniz.
Bundan dolayı da, Güneybatı örneği/projesi Kürtler’in geleceği için tarihi bir “durak” olarak, daha çok tartışılacak zengin bir deneyim.