Özgürleşmek için, sesini duyurmanın ve insanlığın vicdanına seslenmenin en hümanist ve en barışçıl eylemi olan açlık grevleri 52. gününde son bulurken, uluslararası siyasetin umursamazlığını, Kürt halkı ve ezilenlerin yanında yer alanlar, bunun nedenlerini çok iyi biliyor. Sömürgeciliğin, kirli ve zalim siyasetin ilkesidir: görmezlikten gelmek, inkar ve çarpıtmak.
 Egemenler sürekliliğini korumak için iktidarlar el değiştirir; egemenler ve iktidarlar ise birbirini besleyen ayrılmaz bir bütündürler. Türkiye’nin karanlık ve kirli siyasi tarihinin nasıl seyrettiği ise artık çuvala sığmayacak mızrak durumunda. Zulüm üstüne kurulu Osmanlı’dan miras kalan cumhuriyet, sözde demokrasisiyle içinde her türlü hastalığı barındıran ağır bir hasta durumunda. RTE, Hitler‘i aratmayan demogojisiyle muhalifken, şiirler okuyor, hak ve hukuktan söz ediyordu; iktidar olunca zindanlarda yer kalmadı.
Türkiye’ye benzer kolonyalist devletleri, Albert Memmi “Neron kompleksi“ olarak tarif eder. Bu kompleks gaspçılığı bir hak ve meşruymuş gibi görür. Bu bir tür devlet sapkınlığıdır. Farklı halkların tüm değerlerini asimile etmedeki ısrarı ve üstüne üstlük yaptıklarına meşruiyet kazandırmak için her türlü şiddetini, “vatanı koruma“ olarak görürken, yok olmamak için, insanca, hak ve hukuk içinde yaşamak için hak talebinde bulunup direnenleri “terör“ olarak adlandırıyor. Başkaldıranlara “terörist“ deniyorsa, bu güne kadar yapılanlara hiç gitmeden, en son olarak Roboskî’de yaşananlar en azgın devlet terörü değil mi? Dahası, Kürt siyasetçileri, yazarları, gazetecileri ve aydınlarını sorgusuz sualsiz cezalandırmanın adı ne alabilir?
 Bu anlamda herkes, “Türkiye vadandaşı“ söylemiyle, Türklüğü Kürtlere ve farklı kadim halklara şiddetle dayatma politikası onların varolma tezleridir; çünkü devlet militarist anlamda Kürdistan’da varlığını sürdürdüğü sürece bu politikasında ısrarcı olacaktır: bu ısrar kolonyalizmin varlık nedenidir. Bir ulusu, kendi ulusuna hammade olarak kullanma zihniyetidir. Kürt halkına karşı yürütülen yok etme poltikası ünlü Prag söylevinde şöyle diyordu Aragon: Gerçeklik hem iskeleden hem de sancaktan saldırıya uğrayan bir gemidir, sağcı korsan bağırıyor, gerçekliğin canı cehenneme! Solcu korsan bağırıyor: Gerçeklik benim! İşte Türkiye’nin korsan demokrasisi, yıllardır, gerçekliğin canı cehenneme diye bağırırken, AKP iktidarı, denizin mavisinden rahatısız olacak kadar gözü kara ve kör bir politika yürütüyor. Yeşil Türkçülükleriyle, Kürtlerin kanını, bir vampir gibi emme politikasını uyguluyor. Kendi ordusunu, kendi polisini, kendi eğitim kurumlarını yaratırken kendi Kürtlerini de yaratmak istiyor. Bakın üniversitelerde Prof. ünvanı taşıyanlar devletin sömürgeci tezlerini, teorize ederek gaspçılığı, tecavüzcülüğü ve hertürden hukuksuzluğu bir hakmış gibi sunanlardır. Köylerin yakılması, sivillerin öldürülmesi, dil ve kültürün yasaklığını gerekçelendirerek ünvanlarını artıralandır.
AKP öncesi apolet yükseltmek ya da ünvan almak için Kemalizmi ve devletin yalanlar üstüne dizayn edilmiş resmi tezlerini övme şarttı vardı. AKP döneminde ise iktidar yanlısı olmak yeterlidir. İktidar yanlısı olursan önün açılır eleştirel yaklaşırsan kodesi boylarsın. Pozantı tecavüzünü anlatan T.T’ye 40 yıl ceza verilmesi bunun bariz örneğidir. Hukuk devletçiliği ya da demokrasi değil iktidar yanlısı olmak esas alınır. Dolaysıyla devletin tüm kurumlarını benimsiyenler, dikta rejimine uyanlar ve itirazsız olanlar sömürgeciliğin gerçek partnerleridirler.
Her gün ölümlerin yaşandığı bir ülkede devlet nezdinde vasat sayılmalarına rağmen çocuklarını davul-zurna ile askere gönderenlerde aslında insani açıdan birer suç işlemektedirler.
Hala ülkede düşünce özgürlüğü suçken bir de Avrupa Birliğine girmek istiyor. Üç asır önce yaşamış Voltaire “Düşüncelerinizden nefret ediyorum fakat o düşünceleri savunma hakkını size kazandırmak için ölmeye hazırım” demişti. Özgür düşüncenin olmadığı bir ülkede fikir ve bilim insanı yetişmediği gibi faşizmin dışında hiçbir üretim ilişkisi gelişemez. Sonuç ortada, bunca acılara rağmen açılım aldatmacasıyla 90’lı yıllara geri dönülsede, sömürgeciliğin sonuna kadar şiddet politikasında ısrar etmesi kaçılılmazdır, fakat bu o’nun ömrünün kısalmadığı anlamına gelmez. Amerika, Vietnam’ı terk etmek zorunda kalırken, son bombalarını da atmayı ihmal etmedi. Bu persfektiften hareketle Türkiye’nin esnek bir politika ile barış sürecine yanaşması Neron kompleksi ile mümkün değildir. Diğer yandan T.C.nin miras aldığı Osmanlılar gibi halkları şiddetle iradesizleştirmenin nasıl vahim sonuçlara yol açtığını biliyor olmalılar. Yakın tarihte Irak ve Yogoslavya da bunun bariz örneklerindendi. Halklaşma ve doğru örgütlenme geliştikçe kolonyalizmin saldırganlığı ve panik-atakları artacaktır.


dere@bluewin.ch