15. yılında  15 Şubat  -II-


Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Ortadoğu’dan çıkışıyla, Avrupa’nın sahte demokrasi maskesinin düşmesi, ABD’nin bizzat kalleşçe hazırladığı komplo planını açığa çıkarmıştır. Bütün bu planlar, Ortadoğu’nun ve Özgürlük Hareketi’nin öncüsüz kılınarak, kaosa sürüklenmesine ve kriz üzerinden emperyal güçlerin çıkarlarını sürdürmesine ve hegemonyalarını kurmalarına göre düzenlemişti. Eğer Önderliğimiz komplo ve ihaneti büyük bir onur savaşına dönüştüremezseydi, lanetli tarih bir kez daha hükmünü icra etmiş olacaktı. Tarihsel kırılmayı, lanetli kölelikten özgürlük yönüne doğru çevirmek bu görevin başarısı olacaktı. Atina, Moskova, Roma ve tekrar Atina üzeri Kenya-Nairobi’de sonuçlanan dehşetvari macera yeniden bir doğuş yapmayı dayatıyordu. Ortaya çıkan sonuç; sadece bir infaz da değil, bir çarmıha gerilmeydi. Bu infaz ve çarmıhın gardiyanlığı da Türk iktidarına verilmişti. Ortaya atılan bu ateş topuyla Anadolu ve Kürdistan cehenneme dönüştürülecek, komplocu güçlerde cennetlerini yaşayacaklardı.
Yine Batı Türk iktidar elidinin iktidar için ne kadar zaaflı olduğunu biliyordu. Bu zaafı kullanarak Kürtlerle Türkler üzerinde sınırsız hakimiyet geliştirmek istiyorlardı. Komplo üzerinden hortlatılan, kışkırtılan milliyetçilik ve ulusçuluğun Türk toplumsal olgusuyla onun tarihiyle ilgisinin az olduğu bu yaratımın yabancı menşeli olduğu açıktı. Teslim ediliş biçimi ve bunda rol oynayanların niyeti ‘terörün sona ermesi’ ve çözüm olmayıp bir yüzyıl daha sürecek anlaşmazlığın temelini derinleştirmekti. Tipik bir İsrail Filistin ikilemi yaratılmak isteniyordu. Nasıl ki yüzyıllardır bu ikilem Ortadoğu’da Batı hegomonyasına hizmet etmişse, ondan çok daha boyutlu olan Kürt Türk ikilemi de en az bir yüz yıl daha batının hegemonik hesaplarına hizmet edecekti.

Büyük sağduyu ve öngörü

Batı tarafından tezgahlanan, oluşturulan her türlü suni ikilem –etnik ve mezhepsel çatışmalar gibi- Ortadoğu’yu kana ve kaosa bulandırmıştır. Önderliğimizin Türkiye’nin elinde ölmesi tam bir iti ite kırdırma politikası olarak mükemmel işlerlik kazanacaktı. Uluslararası komplo ile bütün hesaplar kör bir direnişe çekme ve yaşamını sonlandırma üzerine yapılmıştı. Önderliğimizin ölümü üzerine gün sayıldığı Atina gazetelerinde bile işlenmişti. Komplo Önderliğimiz şahsında sadece Kürtlere değil, Türklere de yapılmıştı. Kürtlerden daha çok Türklere yapıldığını kavratabilmek en önemli sorundu. Türk devletinin kendisini başarı şehvetine kaptırması her türlü körlüğe kapı arılıyordu. Linç kültürüyle terörize edilen, provakatif ortam Önderliğimizin büyük sağduyu, öngörü ve barışçıl demokratik duruşuyla boşa çıkarılmıştır. Her iki halkın tarihsel ortak yaşama kültürüne dayalı geliştirilen duruş sayesinde Kürt halkının öfkesi kontrol altında tutulmuştur.
Bu komployla Önderliğimiz şahsında Özgürlük Hareketi bitirilmesi hedefleniyordu. Önderlikten arındırılmış bir Kürt hareketi aranıyordu. Başsız bırakılan gövdenin dağılması, tarumar olması planlanıyordu. Özgürlük yürüyüşlerinin en önde yürüyenlerini kurşunlayarak, onların ölümsüzleşen bedenleri üzerinde yaşamak, egemenlerin en büyük marifetiydi. Ya öldürmeyi seçerler ya da etkilerini kırmak için ölümlerini zamana yayıp, çürütmeyi esas alırlar. İkisi de Önder Apo’nun muhteşem direnişi karşısında yenilgiye uğradı.
Aslında her şey Önderimizin ölümüne göre ayarlanmıştı. Ağırlıklı olarak fiziki, bu olmazsa anlam itibariyle yok edilmesi hedefti. Komplo o kadar derin ve bilinmezlerle doluydu ki, bunu yırtmak gerçekten mucize değerinde çok ileri bir insanlık çıkışını gerektiriyordu. Tüm dünyanın karşı taraf durumuna düşürüldüğü, en yakın dost ve yoldaşların bile hakim inançlarına ve moral değerlerine göre “şerefli bir ölüm”den başka bir şey beklemedikleri bir acımasızlık kaderine göre düzenlenmişti. Asrın mantığı buydu. ‘Dostun’ da, düşmanın da mantığı buydu. Duygu ve inançların donduğu nokta da burasıydı.

‘Yaşama gücü göstermeliydim’

Kürt Halk Önderi, “Mesele kahramanca ölmem değildi. O rolü sayısız kahramanlar benden sınırsız güçle başardılar. Eksik olan, o kahramanlara layık yaşamın tanımını güçlü yapmak ve zalimlerle sahtekarların miraslarını saygısızca istismar etmemeleri için kullanabilecekleri tüm yolları engellemek ve geçitleri kapatmaktır. Önderlerin anısına bağlılık gereği halen bu görevi sürdürüyorum. Bu gerçekler karşısında intiharı seçemezdim. Dayanılması zor koşullar karşısında Kemal Pirler’in anısı gereği ölüm orucu düşünülmedi değil. Daha uçaktayken tek kelime konuşmadan, bu yolu denemek akla gelmedi değil. Ama geliştirilen oyunun da tam bunu beklediği ve oyunu oynayanların karanlıkta kalacağı, ölmemesi, öldürülmemesi gereken insanların öleceği ve birbirini öldüreceği belki de etkisi yüz yıllara yayılabilecek bir intikam sürecinin, birlikte yaşam kültürü güçlü olan halklarımız arasında yeşereceği gerçeği, kişisel intikam hisleriyle ve acılarıyla kendimi sonlandırmaya hakkımın olmadığını açıkça dayatıyordu. Trajedim ne kadar acı ve hak edilmedik olsa da bazı değerler için yaşama gücü göstermeliydim. Önemli olan benim kişisel onur ve gururum değil, sistematik değerlerin hesabını doğruya yakın yapabilmek ve fırsatı olursa karınca kararınca hayata geçirebilmektir. Yaşam kararlılığım ana hatlarıyla bu biçimde oluştu. Yaşamam, bu görevin başarısına bağlıydı. Kimsesi olmayan, başarmasını bilen tek bir evlada sahip olmayan bir halk için umut kaynağıydım...
İmralı sürecinde bana dayatılan komplo, umudun zerresini bırakmayan cinsteydi. İdam ve psikolojik savaşın uzun süre gündemde tutulması bu amaçlaydı. İlk günlerimde nasıl dayanabileceğimi ben bile tahayyül edemiyordum. Değil yıllar bir yılı nasıl geçirebileceğimi düşünemiyordum. Kendi kendime yerindiğim şöyle bir düşüncem oluşmuştu: “Milyonlarca kişiyi daracık bir odada nasıl tutabilirsiniz!” Gerçekten Kürt ulusal önderliği olarak zindana giriş koşullarında milyonların sentezi haline kendimi getirmiş veya getirilmiştim. Halk da böyle algılıyordu. İnsan ailesinden çocuklarından yoksunluğa hiç dayanamazken ben ölümüne birleşmiş milyonların iradesinden bir daha hiç kavuşmamacasına nasıl uzun süre dayanabilecektim! Benim konumumun özgün yönleri vardı. Kürtlere ilişkin birçok ilklere ilk çıkış yaptıran kişi konumundaydım. Yarım kalan bu çıkışların hepsi özgür yaşamın olmazsa olmazlarıydı. Halkımızdan herkese her toplumsal alana ilişkin ilk çıkışı yaptırmış ama hiç birini güvenilir ellere, koşullara terk edememiştim. Bir aşığı düşünün. İlk aşkı için çıkış yapmış. Ama eller tam tutuşacakken hep havada kalmış.”

İmralı’da emsalsiz bir direniş

Önderliğimiz halkların ellerini kavuşturma, kardeşliği barışı sağlama uğruna, İmralı’da emsalsiz bir direniş sergilemiştir. Bu direnişin öncülüğünde, genç bedenlerin alevleriyle, yediden yetmişe halkımızın sergilediği büyük direnişle, mücadelemizin büyük sahip çıkışıyla bu hunhar saldırı boşa çıkarılmıştır.
Büyük komplolar dönemi, kesinlikle büyük dönüşümleri de beraberinde getirir. Dolaysıyla Kürt Halk Önderi, sadece komployu boşa çıkarmadı, yeni bir paradigmanın doğuşuna da öncülük etti. Devletçi iktidarcı paradigmadan, demokratik ekolojik toplumsal özgürlüğe dayalı toplumcu bir paradigmaya ve sistem inşasına doğru yol aldı. Komplo umudun zerresini bırakmayan cinsten olduğu halde, Başkan Apo İmralı’yı bir okul haline getirdi. Modernist, devletçi, iktidarcı, cinsiyetçi paradigmanın iflası bu okulda gerçekleşti. İmralı’da her şey gerçek anlamına, özüne kavuştu. Çünkü anlam özünden uzaklaşmış, başkalaşmıştı. En büyük yabancılaşma zihniyet dünyasında yaşanıyordu. Tarih, toplum, felsefe, doğa, yaşam ve toplumsal yaşama dair her şey anadiline kavuştu, ‘me’leriyle buluştu. İlk hal daima en çıplak olandır.
İmralı kesinlikle büyük bir zihniyet düşünsel patlamaya tanıklık etti. Önder Apo yaşadığı yoğunlaşmayla insanlık için adeta bir fikir yağmuru haline geldi. Kirlenen yürekler, pas tutmuş beyinler, alışılarak kabullenilen yaşamların hepsi bu yağmurla yıkamayı yaşadı. Anlamın tılsımına özüne ulaştıkça ruhlar canlandı, hayat yeniden yaşam buldu. Rahiplerin, tanrıların, imparatorların, kapitallerin, iktidar sarhoşlarının maskeleri düştükçe, özgürlük nefes alır hale geldi. Tarihin en büyük yalanları İmralı’da deşifre edildi. Devletsiz iktidarsız yaşamın olamayacağına bin yıllardır toplum ikna edilmişti. Kadere başkaldıranlar zaten tarih boyunca kadersizliğe mahkum edilmişlerdi.
Direnişin anotomisi kölenin efendiye karşı başkaldırısıyla başlamıyordu. Bu kutuplaşmadan önce bin yıllarca insan eşit, komünal, demokratik, sınıfsız, doğal otoriteye dayalı öz yönetim anlayışıyla yaşamıştı. Özgürlükçü yaşam ulaşılmak istenen uğrunda mücadele edilen değildi, yaşamın kendisiydi. Cehennemi yaşatmak için insanlığın cenneti yok sayılmıştı. Gerçek tarih, tarihten silinmiş, tarih ilk’in, başlangıcın, dişil doğallığından koparılarak, erilleştirilmiş, devlerin savaşına indirgenmişti. Yaşamın öz, ilk, doğal hali tarihsel toplumun hafızasından silinmişti. Doğal yaşamın yerine efendilerin, egemenlerin, devletlerin tanrısallaştırılarak, özneleştirildiği, gerçek yaşam kurucularının ise nesneleştirildiği, tahakkümün iktidarın doğal bir hal aldığı doğa, insan, evren dışı eril bir yaşam kuruldu.

Ölümcül paradoksun şifresi çözüldü
Bu doğal olmayan fakat doğal görülen tarihselliğin en acı ve trajik yanı özgürlük adına mücadele edenlerin de aynı tuzağa düşmeleriydi. İşte Başkan Apo İmralı’da bu ölümcül paradoksun şifresini çözdü. Özgürlük adına yola düşenlerin, köleleştiren argüman ve araçları kullanmaları kabul edilemezdi. Özgürlüğün amaçları kadar araçları da temiz olmalıydı. İktidarın, devletçiliğin cinsiyeti, sınıfı, ulusu yoktu. Uğruna mücadele ettiğin değerlerin karşısına düşmek, onlarla çelişmek, hatta aynı enstrümanları kullanarak, efendiye benzeşmek, amaçlara ihanet etmekle eşdeğerdi. Yani nesneleştirilenler, ezilenler adına devletleşmek, iktidarın sarhoşluğuna kapılmak, tarih boyunca özgürlük mücadelesi yürütülenlerin en büyük handikabıydı. Bu yönlü tarih boyunca insanlık tarafından yaşanılan akıl tutulmasına ışık yakılmıştı.
İsyan başkaldırı ikileminin sonuçta birbirine benzemesi sadece sistemleri yumuşatıyor, nefes aldırıyordu. Sadece efendilerin zulmüne başkaldırı yetmiyordu. Onların modernitesine, yaşam tarzına karşıda mücadele ederek, alternatif özgürlükçü demokratik yaşamı inşa etmek en hakiki olandı. Salt zorla, devirmeyle, yıkmayla devrim inşa edilmiyordu. Uluslar kendi kaderlerini devletle, işçilerin proleterya diktatörlüğüyle tayin ederek özgürleşmiyorlardı. Ulusların, halkların özgürlüğü sadece ve sadece demokratik ulusla gerçekleşebilirdi. İktidarcı devletçi paradigma halkları, kültürleri sadece birbirine düşürüyordu. Oysa kültür zenginlikleri, halkların çeşitliliği iktidarcı sistemle fakirleşiyordu.

Ateş ateşle söndürülemezdi

Devlete karşı devlet, iktidara karşı iktidar, tahakküme karşı tahakküm özgürlük adına mücadele edenlerin yolu olamazdı. Ateş ateşle söndürülemezdi. Başkalarının çizdikleri yolda yürüyenlerin varacakları durak kendilerine ait olmayan bir sondu. Kendisi olmak kendine ait olan yol ve yöntemleri gerektiriyordu. Fikrin zikrin güzelliği eylemde somutlaşmadıkça anlam ifade edemezdi. Elbette bu sonuçlara zihniyet ahlak ve vicdan devrimiyle ulaşıldı. Felsefe kaba materyalizmden idealizmden, sosyoloji pozitivist anlayış ve toplum mühendisliğinden, tarih düz çizgisel yaklaşımlardan, determinizmden kurtarılarak, adeta zincirlerinden kurtarıldı.
Felsefe çelişkileri, iktidarcı bir tarzda ele alıştan arındırılarak, çelişkilerin tamamlayan, simbiyotik olan varlığı ekseninde, çeşitliliğin biraradalığına dayalı doğal diyalektikle buluşturuldu. Efendi köle, tanrı kul, patron işçi, doğa insan, kadın erkek, toplum devlet, gibi ikilemlerin esası felsefedeki özne nesne ayırımına dayanmaktadır. Canlı doğa anlayışından animist düşünüşten kopan felsefenin topluma hizmet etmekten ziyade iktidarların meşruiyetine hizmet ettiği açığa çıkmıştı. Doğanın aklı, canlılığı, tamamlayıcı, ahenge dayalı muhteşem dengesini, basit bir organizma olarak tanımlama ve insan merkezli bakış açısıyla salt insanın hizmetinde görme en büyük körlüktü. Özgürlüğün en sade tanımı anaya doğaya dönüştü.

Toplumlara deli gömleği giydirme…

Yine toplumsal doğanın aklı, ruhu, doğal işleyişi, savunmaların derinliğiyle gerçek tanımına kavuştu. Toplum mühendisliği, toplumun gerçek anlamda tanımlanmasına değil, yabancılaşmasına hizmet etmişti. Toplumu, akılsız, duygusuz, iradesiz, bir yığın olarak tanımlamak, sonuna kadar iktidara kapı aralıyordu. Toplumların ahlaki politik özellikleri sayesinde varoluşlarını sürdürdükleri, bu özelliklerin örselenmesinin, geriletilmesinin, toplumların yok olduğu anlamına gelmediği, tarihsel toplumun açığa çıkardığı en temel sonuçtu. Toplumlara deli gömleği giydirme, toplum mühendisliğinin icadıydı. Toplumsal sistemlerin özgürlüğü, toplumsal doğaya uygunlukla ölçülür. Toplum özyönetimiyle, öz karar gücüyle, her türlü ihtiyacını karşılayacak kolektif organizasyonlarla bu gömleği yırtıp atacak güçteydi.
Toplumun çeşitliliği, zenginliği, akışkanlığı, asla homojenliği kabul etmez. Mühendislik toplumun heterojen dokusunun öldürülmesiydi. Başkan Apo iktidar, tahakküm altında inim inim inleyen, anlamsızlaştırılan, kimliksizleştirilen, nesneleştiren toplumu, hakikatiyle, canlılığıyla, ahlaki ve politik karakteriyle buluşturarak, yeniden devrimci dinamik kazandırmıştır. Toplum üzerinde uygulanan çoban sürü diyalektiğinin yerine toplumsal aklı, özyönetime, öz yeterliliğe dayalı demokratik kuruluş ve toplumcu öncülüğü açığa çıkardı. Kadını toplumsal inşanın öznesi haline getirdi. Siyasetin, yönetimin hayata dair her şeyin rengini, sesini işlevini kadınlaştırdı. Bu sadece kadının aktifleştirilmesi değildi, toplumun kadının zekasıyla, duygusuyla, elleriyle örülmesi, inşa edilmesiydi.

İmralı akademisi ışık kaynağıdır
İmralı akademisi insanlığın anlam, ruh, arayış anlamında büyük çöküşler yaşadığı bu renksiz, sözsüz, donuk çağda büyük bir umut ve ışık kaynağı olmuştur. Her şeyin metalaştırıldığı dünyaya karşı maneviyatın, duygusal zekadan kopuk salt analitik zekayla tam bir sapma halini yaşayan bilimciliği ise felsefeyle, ahlakla, vicdanla buluşturdu. Bilimi kuantumik dünyayla yeniden yorumladı. Pozitivizmden kopardı, bütünselliğe kavuşturdu. Tüm bilim disiplinlerinin aynı aileden geldiğini, akraba olduklarını hatırlattı. Bilimi felsefeyle, tarihi sosyolojiyle, hepsini toplumculukla harmanladı. Yine sosyalizm devletçi paradigmadan kurtarılıp ekolojikleştirilmiş, demokratikleştirilmiş, toplumsal kurtuluş ve özgürlük, kadın özgürlüğüyle buluşturularak, gerçek köklerine dönüş sağlanmıştır.
 Kısacası İmralı akademisinde her şey her kavram özüyle ruhuyla buluştu. Dahası erkek egemenlikli zihniyetle tanımlanan her şey baş aşağı edildi. Ekonomi tekelcilikten, baba yasalarından ayrıştırıldı. Kadın yasalarıyla komünal işbölümleriyle buluşturuldu. Politika çokyüzlülükten azad edildi. Toplumun yapım işleri, özgürlüğün inşası olarak tanımlanarak, bir avuç elidin elinden alınarak, toplumsallaştırıldı. Ahlak hukukun önüne geçirildi. Toplumun gerçek vicdanı, birleştirici öğesi, çimentosu olarak vücut buldu. Bu yenilikleri daha fazla sıralayabiliriz. Burada anlatılmak istenen yanlış hayatların neden doğru yaşanmadığına dair aranan cevaplardır. İşte Başkan Apo İmralı’da toplumu, insanı tahakküm altına alan, karıncalaştıran tüm tuzaklardan kurtarmış, köleleştirilen şifreleri kırmıştır.

Yaşamın anlamına erişmek

En zor koşullarda, ölüm çukurunda bile taşta yeşeren çiçek misali nasıl yaşanılacağını ve alternatif üretileceğini dostta düşmana göstermiştir. Ölüm, intihar çizgisine karşı onurluca direnerek yaşamayı, kısasa kıssası, öl öldür felsefesini nasıl yaşa yaşat felsefesine dönüştürdüğünü, ispatlamıştır. Özgürlükçü sosyalist değerlere bağlılık temelinde nasıl barışılacağını, en umutsuz, yaprak kıpırdamayan zeminlerde bile nasıl demokratik siyaset yapılacağını, çoklu alternatif yöntemlerle aç kurtlar sofrasında, kurt kuzu ikilemine düşmeden başı dik ayakta kalmayı, onunla sınırlı kalmayıp milyonların beklentilerini cevap olmayı başarmıştır. Dahası Güneş olmayı başarmanın tarifi nasıl yapılabilir ki… Dolaysıyla İmralı yeni bir yaşamın, yeni bir felsefenin adım adım inşa edildiği bir mekan olmuştur.
Kürt Halk Önderi: “Zindanda tahammül gücünün tek ilacı hakikat algısını geliştirmekti. Yaşamın geneline ilişkin, olarak hakikat algısını güçlü yaşamak; yaşamın en keyifli anına daha doğrusu anlamına erişmekti. İnsanlar niçin yaşadıklarını doğru kavradıkça herhangi bir yerde yaşamak onlar için sorun olmaz. Yaşam sürekli hata ve yalanlar içinde geçerse anlamını yitirir. Böylece yaşamın yozlaşması denen olgu ortaya çıkar. İnsan yaşamı hakikat algısı gelişkin olanlar için tam bir mucizedir. Yaşamın kendisi büyük heyecan coşku kaynağıdır. Yaşamda evrenin anlamı gizlidir. Bu gizi fark ettikçe zindanda da olsa yaşama katlanmak diye bir sorun olmaz. Zaten özgürlük içinse zindan orada büyüyecek olan hakikat algısıdır. Hakikat algısıyla büyüyen yaşam, en zor acıları bile mutluluğa dönüştürebilir.
 Böyle yaptıkça da tarihin büyük canlanışını ve dalga dalga üzerime gelişini gördüm. Bütün Zin’ler ve Adule’lerin, Mem ve Dervişe Abdi’si de oldum. Mani’lerin, Mazdek’lerin, Babek’lerin son ahından tutalım, Hüseyin’in Kerbela yalnızlığını, Hallacı Mansur’un hakikat aşkını, Pir Sultan’ın dostluk rütbesini de taşıdım. Deniz’lerin, Mahir’lerin, İbrahim’lerin arkadaşıydım. Mazlum, Hayri, Kemal ve Ferhat’ların intikam savaşçısıydım. Böylesi her çağdan, her milletten binlercesinin birleşen ve bilince kavuşan son örnekleriydim. Kadın, erkek ve ulus ayrımı yapmadan, ilgisi olan arkadaş olmayı her şeyden üstün saydım. Belki arkadaşlarım beni hiçbir zaman böylesi bir durumda görmeyi hayal bile etmemişlerdir. Onlara gerçekleri bir daha açıkladım. Beğeniyor, doğru buluyorlarsa, benim trajedim onlar için en büyük güç kaynağıdır. Halen büyük çalışıp başaramıyorlarsa, kendilerini aldatma konumundalar. Vazgeçsinler diyorum.”

Güneşimiz karartılamadı
Önder Apo bugünde imralı’yı bir siyaset akademisine dönüştürerek, farkındalığını yaratma üzerinden üçüncü bir ses olmayı başarmış, muhatap olduğunu kanıtlamıştır. Bize düşen yetersiz yoldaşlığımızı aşarak bu büyük yükselişe layık olmaktır. GÜNEŞİMİZ KARARTILAMADI, DOÐUDAN YÜKSELEN GÜNEŞ TÜM İNSANLIÐA IŞIK OLDU. Bu ışığı ruhlarımıza damıtarak, güzelleşmeyi, güzelleştirmeyi yakalayarak, zamanın ruhuyla birlikte yaşamaya varsanız ne duruyorsunuz, uçsanıza…

EKİN ŞOREŞ