Kültür insanın kendisinden doğaya kattığı her şeydir ve doğaya rağmen oluşturduğu ürünlerin toplamıdır. Toplumların biyolojik olarak değil de, toplumsal olarak kuşaktan kuşağa aktardığı maddi manevi ürünlerin bütününü oluşturur.  Yani genetik değil de, insan faaliyetlerinin sosyal olarak aktarılan yönlerinden oluşan bütündür. Kültür, zihinsel faaliyetlerin yani akıl ile duygunun birleşimiyle açığa çıkan yaratımlardır. Maddenin enerji ile birleşimi ve harekete geçişi diyebiliriz. Enerjiden kasıt, düşüncenin yapısal hale gelişidir. Yani insanın değdiği şeylerin şekil bulmasıdır.

Kültür, salt maddi yapılar değildir. İnsanın yaşamını idame ettirmesi, bu temelde simgesel dilin gelişimi ile birlikte toplumdan diyalog yöntemini geliştirmesi, birer kültürel yaratımıdır. Hatta daha sonrasında bunu bir tür yazı tiplemesiyle geliştirmesi de, kuşaktan kuşağa aktarım metodu olmuştur. (Örneğin kazılarda bulanan tabletler) Bu bağlamda kültür, birey, toplum ve doğanın birbirini besleyerek oluşturduğu yaratımlar demektir.

İlk klan-kabile toplulukları (ilkel komünal topluluklar) kendi yaşamlarını sürdürebilmek ve iç çatışmalarını ortadan kaldırabilmek için totem inancını geliştirirler. Buradaki amaç, toplumun yaşamını bir düzene oturtmak ve iç çatışmaları ortadan kaldırıp, ahlaki-politik bir toplum oluşturmaktır. Yani burada toplum ahlakının ilk tohumları serpilmektedir. Önderliğin de dediği gibi, ilk ahlaki toplum, klan-kabile toplumudur. Burada kadının rolü etkindir. Kadın, doğa ile birlikte gelişmeler kat ediyor ve her zaman uyum içerisinde bulunuyor. 

Doğal yasalar çerçevesinde geliştirilen bu ilişkiler; birbirine zarar veren değil, birbirine güç veren ilişkilerdir. Mesela kadın, doğadan aldıklarının tahlilini yaptıktan sonra tekrar doğaya vermekte ve karşılıklı bir al-ver ilişkisini geliştirmektedir. Kadının bu uyumu ve politikası beraberinde Neolitik Devrimi doğuruyor. Elbette bu diyalektik günümüze kadar sürüyor, sürmektedir. Toplumsal bir yaratım esas alındığında yaratılan değerler tarihe mal oluyor.

Tarihin ilk toplumsallaşma aşamasındaki devlet erki, günümüzde de kendi egemenliğini ulus-devlet adı altında sürdürmektedir. Heterojen topluluğu homojenleştirip tek bir etnik yapı haline getirmeye çalışır. Böylece toplumun bütün zenginlikleri, farklılıklar ortadan kalkmış oluyor ve devletin talanına maruz kalıyor. Her toplumun etnisitenin ve kavmin kendine özgü bir kültürü ve yarattığı değerler sistemi vardır. Devlet erki ile birlikte gün geçtikçe yeni toplumsal bir değeri kaybediyoruz. Bu bağlamda ele aldığımızda toplumsal direniş elzem hale gelmiştir. Toplum karşıtı olan kapitalizm ve onun uzantısı olan devlete karşı alternatif olabilecek tek sistem; toplumsal-kültürel öze geri dönüş ve yeniden inşadır. Bu da demokratik komünal toplum inşası ile gerçekleşebilir.

Toplum olarak yarattığı değerlerini savunamayan ve bununla birlikte çirkinleşen bireyler; yaşam karşısında bir şey ifade edemezler. Eğer ki kültürel değerlerimizi kaybetmek istemiyorsak, bunun mutlak savunucuları olmalıyız. İnsanlığın, toplumsallığın beşiği olan Kürdistan coğrafyası bu gün sömürü ve işgal altındadır. Eğer karşı mücadele ya da savunma gerçekleşmezse tarihin tozlu sayfalarında “bir zamanlar vardı” denilecek ya da bu biçimiyle bile tarihte yerini alamayacaktır. Ortadoğu ve özelde de Kürdistan coğrafyası insanlığın ve uygarlığın kültür nehri gibidir. 

Oysa maruz kaldığımız sömürgecilik, toplumu başkalaştırıyor. Sömürülmüş toplumun kendi yapısını bağımlı kılıyor veya karşı koyuşta soykırıma tabi tutuyor. İşte tam bu yüzden topluma ve bireylere enjekte edilen hastalıklı ideolojilerin bütün etkilerinden kurtulmak için kendimizi öz kültürel bir direniş ile arındırmamız gerekiyor. Bu öz de, ahlaki kurallar çerçevesinde şekillenebilecek toplum ve kültürel değerlerle gerçekleştirilebilecek bir devrim ile mümkün olabilir. Yani ahlaki, politik ve kültürel bir sistemin demokratik komünal ilkelerle toplumda tekrardan kök salması günümüz koşullarda elzem hale gelmiş bulunuyor.


Antep H Tipi Cezaevi