Ortadoğu bir krizler yumağı adeta. ABD Başkanı Trump'ın Suudi Arabistan ziyareti sonrası Körfezde sular iyice ısındı. Katar’ı “diplomatik ve siyasi ablukaya” alan Arap ülkeleri ironik bir biçimde Katar’ın “terörizme” destek verdiği ve İran ile yakınlaştığı gerekçelerini ileri sürüyorlar. Bunlar elbette görünen gerekçeler…
Dünyanın en büyük doğal gaz ve önemli petrol rezervlerine sahip Katar aynı zamanda ABD'nin bölgedeki en büyük askeri üssüne ev sahipliği yaptığını da unutmamak gerekir. Hem İran ile komşu hem de olası bir ABD ve müttefiklerinin İran müdahelesinde en önemli üs Katar’da. Aynı Katar komşusu İran ile zengin doğal gaz yataklarını paylaşıyor. Katar’ın gerçekten işi zor. Türkiye’nin desteği de Araplar arası sorunda yeterli olacağını düşünmek mümkün değil.
Komşuları ve KİK üyesi ülkelerce terörizmi desteklemek ile suçlanan Katar, özellikle IŞİD ve El Kaide'ye verilen destek konusunda diğer ülkeler Katar’dan daha masum değiller. Katar'ın Müslüman Kardeşler ve Filistin'in Gazze Şeridi'nde yönetimde olan Hamas örgütlerine verdiği destek biliniyor elbette. Buna Türkiye’nin de arabuluculuk ettiğide bir sır değil.
Hal öyleyken Katar üzerindeki abluka sadece Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) yaptırımları ile sınırlı kalmayacak. İran’ı da içine alacak yeni bir müdahelenin kaldırım taşları döşeniyor. Krizin fitilini ateşleyenler bir sonraki hamleyi planlıyorlardır.
Hatırlayalım, ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ziyareti sırasında sadece yeni ekonomik ve silah anlaşmaları ile yetinmemiş yanı sıra, IŞİD'e karşı mücadelede Arap ülkelerinin somut desteğini istemiş ve İran'a karşı bir blok oluşturmak yönünde güçlü mesajlar vererek adeta krizin fitilini ateşlemişti.
Suudilerin kılıç dansı eşliğinde Trump ile imzaladığı 380 milyar dolarlık anlaşmanın bölge siyasetine Katar krizi ile yansıması hiçte şaşırtıcı olmamıştır. Körfezdeki bu gelişmeyi esas olarak Mısır'da Temmuz 2013'te, İhvan yönetimi ve Mursi’ye yapılan müdahelenin Katar versiyonu olarak okuyabiliriz. Görünüşte Katar’a karşı yapılan bu hamle aslında Sünni blokun İran-Şii yükselişini durdurmaya yönelik bir hamle olduğunu görebiliriz. Burada pozisyonu tartışmalı olan tek ülke Türkiye. Bunu yapılan ilk açıklamalarda görmek mümkün.
Krizin ilk saatlerinde Türkiye’nin tepkisi oldukça ilginç bir ortamda geldi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; mevkidaşı Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel yaptığı ortak basın toplantısında; (ki Türkiye- Almanya ilişkilerinin neredeyse kopma noktasına geldiği ve oldukça gergin bir ortamda yapıldı bu açıklama) "Biz var olan tablodan üzüntü duyduk. Aşılması için elimizden geleni yapmaya hazırız" dedikten sonra diyalog ve itidal çağrısında bulunması gerçekten düşündürücü.
Bu kriz ile Türkiye’nin son yıllarda Suudi Arabistan-Katar ekseninde izlediği politikalarda ve ilişkilerde ciddi bir kırılma yaşanmış oldu. Benzeri bir kırılma Mısır darbesi ile yaşanmıştı. Ve her iki kırılmanın Türkiye’ye hem derin ekonomik ve siyasal etkileri olmuş hem de AKP iktidarı açısından ideolojik bir krize dönüşmüştü. Son Katar krizininde uzun vadede Türkiye’ye olumsuz etkilerinin olacağını öngörmek zor olmasa gerek.
Araplar arası bir kriz, bir aile içi çatışma olan bu krizde Türkiye’nin arabuluculuk misyonuna soyunması hiç de gerçekçi bir girişim olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Kuveyt bu sorunda arabuluculuk rolünü üstlenebileceğini ilan ederken taraflara da diyalog çağrısında bulundu.
Bu krizde en fazla olumsuz etkiyi hissedecek olan hiç kuşkusuz Türkiye’dir. Türkiye Katar arasında yapılan bir güvenlik anlaşması ile Katar’da bir askeri üs kurdu. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden sonra Türkiye ilk kez Arap Yarımadasına askeri bir üs bulundurma şansını yakalamıştı. Ayrıca bilinmeyen miktardaki Katar yatırımı Türkiye için son derece önem arz ediyor. Sadece bu iki başlığı değerlendirdiğimizde Katar krizinin gerçek kaybedenin Türkiye olacağı gerçeği ile yüzleşmek işten bile değil.
AKP iktidarı 15 yıllık hükümetler döneminde uyguladığı öngörüsüz ve agresif dış politikası sahadaki gerçeklerle tuzla buz olmuş durumda.