- Kürt sorunu ile Doğu Akdeniz, Suriye, Irak ve Yemen dosyaları kopuk değil. Yeni enerji ve ticaret ağlarının güvenliği/denetimi etrafında şekillenen bölgesel dizilişin parçalarıdır.
- Devlet, en az siyasal tavizi verip en fazla stratejik ve ekonomik kazanımı elde etmek; Kürt meselesini büyük bölgesel projelerin önünde bir engel olmaktan çıkarmak istiyor.
TUNCAY YILMAZ
TBMM Genel Kurulu’nda AKP, MHP ve CHP’nin oylarıyla kabul edilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç dengeleri içerisindeki yeni pozisyon arayışının önemli bir halkası. Anlaşmayı, yalnızca üç ülke arasındaki askeri iş birliği olarak değerlendirmek, Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiği bu dönemde yaşanan büyük dönüşümü gözden kaçırmak anlamına gelir. Enerji kaynakları, ticaret yolları, limanlar, demiryolları ve askeri ittifaklar üzerinden yürüyen rekabet, aynı zamanda sermayenin geleceğini güvence altına alma mücadelesidir. İki yılı aşkın süredir devam eden ve henüz anlamlı bir evreye ulaşmamış olan “Yeni Süreç” de şüphesiz bu “yeniden dizayn” hamlelerinden bağımsız değil.
Mekke Anlaşması'nın getirdiği
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, 5 Kasım’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Anlaşma, taraflardan birine başka bir ülke veya ülke grubu tarafından yöneltilecek silahlı saldırının, diğer taraflara da yapılmış sayılmasını öngörüyor. Böyle bir durumda diğer taraflar, mevcut imkânları çerçevesinde saldırıya uğrayan ülkeye yardım edecek. Bu yardımın kapsamı ve niteliği, tarafların değerlendirmesi ve mutabakatıyla belirlenecek. Anlaşma, ayrıca ortak askeri eğitim ve tatbikatları, silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, istihbarat paylaşımını ve savunma sanayii alanında ortak projeleri düzenliyor. Dolayısıyla yalnızca alışılagelmiş diplomatik bir iyi niyet metni değildir; askeri kapasiteyi, istihbarat ağlarını ve savunma sanayii ilişkilerini ortaklaştırmayı hedefleyen kurumsal bir güvenlik mekanizmasıdır. Anlaşmanın süresiz olması ve taraflara ancak yürürlüğe girmesinden 10 yıl sonra çekilme imkânı tanıması da bu ilişkinin uzun vadeli tasarlandığını gösteriyor.
Hükümet, anlaşmayı bölgesel caydırıcılığı artıran, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini birlikte sağlama iradesinin ürünü olarak sunuyor, ancak temel soru şu: Bu yeni güvenlik mimarisi kimin güvenliğini, hangi çıkarları ve hangi bölgesel düzeni korumak üzere kuruluyor?
Koridorların yeniden çizdiği
Dünya ekonomisi ve Ortadoğu, enerji kaynakları, tedarik zincirleri ve ulaşım güzergâhları üzerinden yeniden şekilleniyor. ABD ve müttefiklerinin Çin’in yükselişini sınırlama stratejisi, bu rekabetin en önemli boyutlarından biri.
Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC), bu stratejinin ekonomik ve jeopolitik araçlarından en önemlisi olarak öne çıkıyor. 2023’te ilan edilen IMEC, Hindistan’ı Körfez ülkeleri üzerinden Avrupa’ya bağlamayı; demiryolları, limanlar, enerji hatları ve dijital altyapıyla yeni bir ticaret ağı oluşturmayı hedefliyor.
Projenin, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne (OBOR/BRI) alternatif oluşturma iddiası da bu nedenle önemli. Çin’in Asya’dan Avrupa’ya uzanan kara ve deniz bağlantılarını genişletmeye dayanan Kuşak ve Yol projesi ile ABD öncülüğündeki IMEC, bölgenin ulaşım ve ticaret altyapısı üzerinde farklı güç merkezlerinin nüfuz mücadelesini yansıtıyor.
Bu iki proje arasındaki rekabet, basitçe iki ayrı demiryolu veya ticaret güzergâhının yarışı değildir. Hangi ülkenin, hangi pazara, enerji ve değerli maden kaynaklarına, stratejik geçiş noktasına erişeceğini; hangi sermaye gruplarının bu ağlardan kazanç sağlayacağını belirleyecek bir güç mücadelesi. Üstelik bu güzergâhlar, her zaman birbirini dışlayan projeler olmak zorunda değildir. Bazı bağlantılar rekabet ederken bazıları birbirini tamamlayabilir, ancak bölgesel güçlerin bu ağlar içindeki konumu, ekonomik olduğu kadar siyasal ve askeri bağımlılık ilişkilerini de belirleyecek.
Türkiye, başlangıçta IMEC’in ana güzergâhının dışında kaldı. Şimdi ise Suriye’deki gelişmeler, İran’la yaşanan savaşın bölgesel dengelere etkisi, Irak üzerinden geliştirilen Kalkınma Yolu ve Zengezur Koridoru gibi başlıklar üzerinden bu yeni ağlarda kendisine daha avantajlı bir yer açmaya çalışıyor. Azerbaycan’ın Karabağ savaşındaki tutumuyla oluşan yeni dengeler ve Zengezur hattı, Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya bağlantısını güçlendirme arayışının bir parçası. Irak’ın Basra Körfezi’ndeki Faw Limanı’ndan Türkiye’ye uzanması planlanan Kalkınma Yolu da Ankara’nın bölgesel ticaret ve ulaşım ağlarında merkez olma iddiasını destekliyor.
Böylece Türkiye, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile ABD öncülüğündeki IMEC arasındaki rekabetin dışında kalmak yerine, her iki hatla da ilişki kurarak kendi pazarlık gücünü artırmaya çalışıyor. Bu arayışın arkasında yalnızca devletin jeopolitik hedefleri bulunmuyor. Türk sermayesi de yeni pazarlara, enerji kaynaklarına, lojistik ağlara ve yatırım alanlarına erişmek istiyor.
Türk sermayesinin stratejisi
Türk sermayesi ve devleti, dünya ve Ortadoğu yeniden dizayn edilirken karşı karşıya olduğu riskleri azaltmak, ortaya çıkan fırsatlardan mümkün olan en yüksek düzeyde yararlanmak ve mevcut kazanımlarını büyüterek geleceğini güvence altına almak istiyor. Bu nedenle ABD, İsrail ve AB öncülüğünde şekillenen IMEC projesine mümkün olan en avantajlı koşullarda dahil olma çabası yürütülüyor. Türkiye, bir yandan Irak ve Suriye üzerinden geliştirilen ulaşım bağlantılarıyla bu ağın parçası olmayı, diğer yandan Körfez ülkeleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden bölgesel sermaye hareketliliğinden pay almayı hedefliyor. Mekke Anlaşması da bu arayışın güvenlik ve askeri iş birliği boyutunun önemli ayaklarından birini oluşturuyor.
Türk sermayesinin yapısal krizlerini aşmak için ihtiyaç duyduğu kaynakların başında enerji geliyor. İthalata dayalı üretim ve ihracat yapısını dönüştürmek, enerji maliyetlerini azaltmak, yeni pazarlar bulmak ve savunma sanayii ihracatını büyütmek istiyor. Daha önce ağırlıklı olarak askeri personel ve güvenlik hizmetleri üzerinden kurulan bölgesel ilişkiler, bugün silah, mühimmat, savunma teknolojisi ve askeri sanayi ürünlerinin pazarlanmasına doğru genişliyor.
Bu nedenle Türkiye, kendisini yalnızca bir transit ülke olarak konumlandırmak istemiyor. Savaş ve çatışma bölgelerinde askeri kapasitesi, savunma sanayii ve diplomatik ilişkileriyle pazarlık gücü oluşturmayı; Batı'ya aktarılacak enerji ve değerli madenlerden pay almayı; liman, demiryolu, otoyol ve lojistik yatırımlarından kazanç sağlamayı hedefliyor.
İstanbul’dan Şam’a, Ürdün üzerinden Mekke’ye uzanması gündeme gelen demiryolu bağlantıları ve yeni kara yolu projeleri de bu büyük ekonomik beklentinin parçaları. Bütün bu yatırımların kimin yararına, hangi mülkiyet ilişkileri içinde ve hangi toplumsal bedeller karşılığında gerçekleştirileceği sorusu ortada duruyor.
Şimdiden otoyolların, köprülerin ve limanların satışa çıkarılması, mevcut altyapının özelleştirilmesi ve yeni güzergâhların inşası için hazırlıklar yapılması, bu dönüşümün sınıfsal yönünü ortaya koyuyor. Sermaye için yeni birikim alanları yaratılırken işçilere, köylülere ve doğaya düşecek bedeli tahmin etmek zor değil. Kamusal kaynaklarla inşa edilen altyapının özel sermayeye devredilmesi, yeni ulaşım hatlarının yaratacağı rantın belirli sermaye gruplarına aktarılması ve enerji projelerinin ekolojik yıkımı büyütmesi, bu tablonun en net çıktıları olacaktır.
Yeni güvenlik mimarisi
Mekke Anlaşması’nı Abraham Anlaşmaları ve Ortadoğu’daki yeni güvenlik yapılanmalarından bağımsız değerlendiremeyiz. Abraham Anlaşmaları, İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme ilişkilerinin kurulmasını sağlarken, ABD’nin bölgedeki ittifak ağını genişletmesinin de aracı oldu. Mekke Anlaşması ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma, istihbarat ve savunma sanayii iş birliği üzerinden yeni bir bölgesel güvenlik çerçevesi kuruyor.
Bu iki mekanizmanın, aynı hukuki ve kurumsal yapı olduğu söylenemez, ancak ABD’nin bölgedeki müttefiklerini daha fazla askeri sorumluluk üstlenmeye yönelttiği, İsrail’in güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu önceleyen düzenlemeleri genişletmeye çalıştığı bir dönemde, Mekke Anlaşması’nın bu genel mimariyle nasıl ilişkileneceği önem taşıyor. Türkiye’nin bu anlaşmayla Abraham sürecine (şimdilik) resmen dahil olduğu söylenemez fakat bölgesel güvenlik yapılanmasının yeni bir halkası olarak bu sürecin tamamlayıcı unsurlarından birine dönüşmesi ihtimali göz ardı edilemez.
Mekke Anlaşması’nın bir diğer önemli jeopolitik boyutu da İran’ın Ortadoğu’daki etkisini sınırlandırma ve Tahran’ın bölgesel nüfuz ağını zayıflatma arayışıyla ilişkili. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen üzerinden geliştirdiği, “Şii Hilali” olarak adlandırılan nüfuz alanı, ABD-İsrail ekseninin ve Körfez monarşilerinin uzun süredir hedefinde. İran’ın askeri ve siyasi etkisini geriletmeye dönük bu strateji, bölgedeki yeni güvenlik ittifaklarının da önemli bir arka planını oluşturuyor. Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattının kurumsallaştırılması, İran’ı doğrudan karşısına alan bir askeri blok ilanı anlamına gelmezse de Tahran’ın bölgesel hareket alanını daraltabilecek yeni bir güç dengesi yaratma potansiyeli taşıyor. Bu yönüyle Mekke Anlaşması, enerji ve ticaret koridorlarının güvenliğini sağlamanın yanı sıra İran’ın bölgesel nüfuzunu yeniden sınırlamayı hedefleyen daha geniş bir jeopolitik dizilişin parçası olarak da okunmalı.
NATO 2.0 ve Mekke
ABD’nin yeni NATO 2.0 yaklaşımının temel yönelimlerinden biri de askeri yükü, maliyeti ve insan kaybı riskini ittifakın diğer üyelerine ve bölgesel ortaklarına daha fazla yüklemek. ABD, kendisini silah tedarikçisi, güvenlik garantörü ve siyasi meşruiyet sağlayıcısı olarak konumlandırırken müttefiklerinden kendi kaynaklarını, askeri kapasitelerini ve bütçelerini daha fazla sahaya sürmelerini bekliyor. Avrupa’ya dayatılan ReArm Europe programıyla (Yeni adıyla Readiness 2030 Projesi) Ortadoğu’daki müttefiklere sunulan askeri iş birliği ve silahlanma fırsatları, aynı stratejik yönelimin farklı görünümleri.
Bu açıdan Mekke Anlaşması, bölgesel ölçekte Abraham sürecine eklemlenebilecek, küresel ölçekte ise IMEC ve benzeri ekonomik projelerin ihtiyaç duyduğu güvenlik ortamını destekleyebilecek ve NATO’nun yeni dönem yapılanmasıyla uyumlu bir çerçeve olarak okunabilir. ABD’nin bölgesel ortaklarına sunduğu şey, kendi askerini ve kaynaklarını doğrudan kullanmadan, onların askeri ve ekonomik kapasitesini kendi stratejik hedefleriyle uyumlu biçimde harekete geçirme imkânıdır.
Bu perspektifin, ABD’deki seçim sonuçlarından bağımsız, daha yapısal bir yönelime işaret ettiğini de görmek gerekiyor. Trump’ın ya da Cumhuriyetçilerin seçimlerde güç kaybetmesi, ABD’nin Çin’le rekabet, enerji güzergâhlarını ve değerli madenleri denetleme, müttefiklerine daha fazla askeri sorumluluk yükleme stratejisinin değişeceği anlamına gelmez.
Kürt sorunu ve koridorlar
Bütün bu bölgesel yeniden yapılanmanın Türkiye açısından en önemli başlıklarından biri, bir asrı aşkın süredir çözümsüz bırakılan Kürt meselesidir. Kürt sorunu, bugün yalnızca Türkiye'nin iç siyasal dengeleri ve güvenlik politikaları bakımından değil, Suriye, Irak ve İran'ı da kapsayan daha geniş bir jeopolitik dönüşümün merkezinde yer alıyor. Kürdistan'ın dört parçasında farklı siyasal ve toplumsal koşullarda devam eden mücadeleler, bölgenin geleceğine ilişkin bütün hesapların dikkate almak zorunda olduğu bir gerçeklik oluşturuyor.
Türkiye'de PKK ile başlatılan yeni sürecin ortaya çıkışını, yalnızca Cumhur İttifakı'nın iktidarını sürdürme çabasıyla açıklamak yeterli olmaz. Elbette iktidarın iç politik ihtiyaçları, rejimin karşı karşıya olduğu siyasal ve ekonomik sorunlar, toplumsal meşruiyet arayışı ve Cumhurbaşkanlığı sisteminin geleceğine ilişkin hesaplar bu sürecin önemli dinamikleri arasında. Küresel sermayenin ve bölgesel güçlerin, yeni Ortadoğu düzenine mümkün olduğunca az çatışma ve istikrarsızlıkla entegre olma arayışını da hesaba katmak gerekiyor.
Yeni ekonomik ve ticari koridorların önemli bir bölümü, Kürtlerin yaşadığı coğrafyalardan geçiyor ya da bu coğrafyaların siyasal ve askeri koşullarından doğrudan etkileniyor. Irak'ın kuzeyinden Suriye'nin kuzeyine, Türkiye'nin güney sınırlarından İran'ın batısına uzanan geniş alan, enerji kaynakları, ulaşım güzergâhları, sınır geçişleri ve bölgesel güvenlik düzenlemeleri bakımından stratejik bir konumda. Dolayısıyla Kürt meselesi, bu yeni ekonomik ve jeopolitik dizilişin dışında tutulabilecek bir başlık değil.
Türkiye'nin yeni barış sürecine yönelmesinde bu bölgesel gerçekliğin etkisini göz ardı edemeyiz. Suriye'de savaş sonrasında kurulacak siyasal düzen, Irak'taki enerji ve ulaşım projeleri, İran'ın bölgesel konumu ve Türkiye'nin Körfez ülkeleriyle geliştirdiği ilişkiler, Ankara'nın Kürt meselesine yaklaşımını yeniden şekillendiren etkenler arasında. Özellikle Suriye'de Kürtlerin öncülüğünde ortaya çıkan siyasal ve toplumsal yapılanmanın geleceği, Türkiye'nin hem güvenlik politikaları hem de bölgesel ekonomik projeleri açısından belirleyici bir başlık olmayı sürdürüyor.
Burada temel bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Türkiye, bir taraftan kendi sınırları içerisindeki Kürt meselesini çözme iddiasıyla yeni bir süreç yürütürken diğer taraftan Suriye'deki Kürtlerin siyasal ve askeri kazanımlarını kendi güvenlik yaklaşımı açısından değerlendirmeye devam ediyor. Ankara'nın Suriye'de Kürtlerin siyasal statü elde etmesine yönelik itirazları, Türkiye'deki yeni sürecin bölgesel sınırlarını da ortaya koyuyor.
Suriye'de Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Dürzilerin, Alevilerin, Hristiyanların ve diğer halkların eşit temsiline, demokratik yerel yönetime ve ortak yaşama dayanan bir siyasal düzenin oluşması, yalnızca Suriye'nin geleceği açısından değil, bütün bölgenin barışı bakımından da önem taşıyor. Irak'ta 'Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin mevcut statüsü, İran'daki Kürtlerin demokratik ve ulusal hak talepleri de bu bütünün diğer parçalarını oluşturuyor.
Enerji ve ulaşım koridorlarının güvenliği, Irak ve Suriye'deki siyasi düzenlemeler, İran'la devam eden gerilimler ve sınırların istikrarı, Kürt meselesini doğrudan bu projelerin merkezine yerleştiriyor. Türkiye'nin Irak Kalkınma Yolu, Zengezur Koridoru ve diğer bölgesel bağlantılar üzerinden geliştirdiği stratejiler, güney sınırlarının ve komşu coğrafyaların siyasi koşullarını daha önemli hâle getiriyor. Bu güzergâhların kesintisiz işlemesi, yalnızca fiziksel altyapının kurulmasına değil, bu alanlarda yaşayan halklarla kurulacak siyasal ve toplumsal ilişkilere de bağlı.
Devletin yaklaşımındaki temel eğilim ise Kürt meselesini demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve halkların kendi kaderini tayin hakkı temelinde çözmek yerine, önündeki jeopolitik ve ekonomik projeler bakımından bir güvenlik ve teknik prosedür meselesine indirgemek. Bu yaklaşımın mantığı açık: En az siyasal tavizi vererek en fazla stratejik ve ekonomik kazanımı elde etmek, Kürt meselesini büyük bölgesel projelerin önünde bir engel olmaktan çıkarmak.
Bu nedenle yeni sürecin temel tartışması, silahlı çatışmanın sona ermesinden sonra nasıl bir siyasal düzen kurulacağıdır. Devlet açısından silahların susması, sınır güvenliğinin sağlanması ve bölgesel projelerin önünün açılması önemli hedefler olabilir. Kürt halkı açısından ise barış; kimliğinin, dilinin, kültürünün, siyasal temsilinin ve kolektif haklarının tanınmasını, demokratik özerklik ve yerel demokrasi tartışmalarının özgürce yürütülebilmesini, eşit yurttaşlığı ve demokratik bir anayasal düzeni gerektiriyor.
Silahların susması, çatışmanın sona erdirilmesi bakımından önemli bir aşama olsa da Kürt meselesinin tarihsel ve toplumsal nedenlerini kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Kürt halkının siyasal iradesinin tanınmadığı, demokratik temsil mekanizmalarının güvence altına alınmadığı, ana dil ve kültürel hakların eşit yurttaşlığın bir parçası hâline getirilmediği bir 'normalleşme', Kürt sorunun demokratik çözümünün ve kalıcı barışın koşullarını yaratamaz.
Üstelik mesele, yalnızca Türkiye'nin sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerle de sınırlı değil. Dört parçada yaşayan Kürtlerin siyasal, toplumsal ve kültürel haklarının tanınması, bölgesel barışın temel meselelerinden biri. Bir ülkede Kürtlerin siyasal kazanımlarının başka bir ülkenin güvenlik tehdidi olarak görülmesi, çatışma dinamiklerini yeniden üretmeye devam edecektir. Bölgesel barış, Kürtlerin yaşadıkları bütün ülkelerde kendi kimlikleri ve demokratik iradeleriyle kolektif olarak var olabilmelerinin kabul edilmesini gerektiriyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki tercih, Kürt meselesini yeni ekonomik koridorların güvenliğini sağlayacak biçimde inkar politikasında ısrar etmek ile demokratik ve eşitlikçi bir çözümün önünü açmak arasındadır. İlk yaklaşım sermayenin ve devletin kısa ve orta vadeli ihtiyaçlarına yanıt verebilir; ancak tarihsel sorunun toplumsal kaynaklarını ortadan kaldırmaz. İkincisi ise yalnızca Türkiye'de değil, bütün Ortadoğu'da halkların eşitliğine ve özgürlüğüne dayanan yeni bir siyasal ilişki biçiminin gelişmesine katkıda bulunabilir.
Gerçek bir barış, Kürt halkının siyasal, toplumsal ve kültürel kolektif haklarının tanınmasını; Türkiye'nin demokratik dönüşümünü ve bölge halklarının kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasını gerektiriyor. Bu talepleri koridorların güvenliği ve sermayenin ihtiyaçlarıyla sınırlayan mevcut yaklaşımın kalıcı barış üretmesi mümkün değil.
Doğu Akdeniz ısınırken
Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz politikası da bu yeniden dizilişin kritik başlıklarından biri. Enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Akdeniz limanları, IMEC’in Avrupa bağlantısı bakımından stratejik önem taşıyor. Ankara’nın Libya’daki Trablus merkezli yönetimle imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatı ise bölgedeki diğer hak sahibi devletlerle ve uluslararası hukukla yaşanan ihtilafları ortadan kaldırmadı. Türkiye’nin bu anlaşmaya dayanarak atacağı adımların yaratabileceği gerilimler, Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
AB'nin Birleşmiş Milletler kararı doğrultusunda Libya'ya yönelik silah ambargosunu denetlemek için başlattığı İrini Harekâtı kapsamında 23 Kasım 2020'de Doğu Akdeniz'de gerçekleşen Roseline-A kargo gemisi baskını, Türkiye’nin “Mavi Vatan” hayalinin sınırlarını hatırlatmaya yetti. İstanbul'dan Libya'ya insani yardım, gıda ve sivil malzemeler taşıyan Arkas Holding’e ait kargo gemisi, Mora Yarımadası açıklarında operasyonun komutasını yürüten Alman Hamburg fırkateyninden kalkan bir helikopterdeki Alman özel timi tarafından durduruldu. Uluslararası deniz hukukuna göre açık denizlerde arama yapılabilmesi için "Bayrak Devleti" olan Türkiye'nin resmi izni gerekmesine rağmen AB unsurları kaptanın rızası ve Ankara'nın onayı olmadan gemiye zorla helikopterle asker indirerek mürettebatı alıkoydu ve saatlerce arama yaptı.
Kıbrıs’ta da gerilim yükselmeye devam etmekte; 19 Ekim 2025’te Tufan Erhürman, kuzeydeki liderlik seçiminde oyların yüzde 62,8’ini alarak seçildi. Erhürman, federal çözüm temelinde müzakerelerin yeniden başlamasını savunuyor.
Ankara iki devletli çözüm çizgisini sürdürürken, BM’nin 2026’daki girişimleri ve Genel Sekreter António Guterres’in adayı ziyareti, kapsamlı görüşmeleri yeniden başlatma çabasını canlandırdı. Guterres, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın da katılacağı daha geniş bir toplantıyla resmi barış görüşmelerinin önünü açmak istediğini açıkladı; Türkiye’nin iki devletli çözüm ısrarı ise bu çabayla çelişiyor.
Türkiye’nin müdahalesi yalnızca diplomatik tutumla sınırlı değildir. AB Komisyonu’nun 4 Kasım 2026 tarihli Türkiye raporu, Ankara’nın bu tutumunu ve kuzeydeki askeri kapasite artışını kayda geçiriyor. Aynı AB raporu; kuzeyde askeri altyapı ve insansız hava aracı kapasitesinin geliştirilmesini, askeri tatbikatları ve İran savaşı sırasında F-16’lar ile hava savunma sistemlerinin adaya konuşlandırılmasını belgeliyor. Yani Ankara, iki devletli çözüm çizgisini kuzeydeki yerel siyasi iradeyi dayatmaya devam ediyor.
Türkiye ile Yunanistan arasında deniz yetki alanları ve enerji altyapısı konusunda yaşanan gerilim, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğüyle birleşiyor. Ekim ayında Ankara’nın, Girit ile Kıbrıs’ı bağlaması planlanan deniz altı elektrik kablosunun araştırma çalışmaları öncesinde kendi deniz yetki alanı iddialarını ileri süren NAVTEX yayımlaması; Yunanistan’ın ise yetkili makamın kendi istasyonu olduğunu savunması, karşılıklı deniz yetki alanı iddialarının, askeri yığınağın ve çözümsüz Kıbrıs meselesinin önümüzdeki dönemde önemli bir gerilim odağı olacağını işaret ediyor.
Bizim açımızdan çözümün ilkesi açık: Kıbrıs’ın geleceğine Kıbrıslılar karar vermelidir. Bunun yolu Türkiye’nin adanın kuzeyindeki askeri varlığının ve siyasi vesayetinin sona ermesinden; bütün yabancı askeri üslerin kapatılmasından ve yabancı askeri güçlerin çekilmesinden geçer. İngiliz üsleri, Türk askeri varlığı ve başka devletlerin askeri konuşlanmaları sürdükçe, Kıbrıs halklarının iradesi dış güçlerin stratejik hesapları arasında sıkışacaktır.
Dolayısıyla Kürt sorunu, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz, Suriye, Irak ve Yemen dosyaları birbirinden kopuk başlıklar değil. Hepsi, yeni enerji ve ticaret ağlarının güvenliği ve denetimi etrafında şekillenen daha geniş bir bölgesel dizilişin parçaları.
Barış ve emek güçleri
Türk sermayesi, Batı sermayesi ile kurduğu ilişkiler üzerinden içeride ve dışarıda kendi ihtiyaçlarına uygun bir düzen yaratmaya çalışıyor. Bu süreçte devletin güvenlik politikaları, askeri ittifaklar ve ekonomik projeler birbirini tamamlıyor, ancak bu dizilişin demokratikleşme, halkların eşitliği ve toplumsal barış gibi hedeflerle buluştuğuna dair bir işaret yok. Tam tersine, bu hedeflerin sermayenin, siyasi iktidarın ve devletin ihtiyaçlarına göre daraltıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Ülkedeki siyasi ve idari pratik toplumsal rıza üretme hedefiyle değil, toplumsal biat yaratma hedefiyle faşizmi kurumsallaştırmaya devam ediyor.
Bu nedenle barış, demokrasi, özgürlük ve emek güçleri olarak yaşananları yalnızca günlük gelişmeler üzerinden değerlendirmekle yetinemeyiz. Enerji ve ulaşım koridorlarının hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda inşa edildiğini, askeri ittifakların hangi siyasal ve ekonomik bağımlılıkları ürettiğini, yeni yatırımların emekçiler, ezilenler ve doğa üzerindeki sonuçlarını birlikte ele alan bir perspektife ihtiyacımız var.
Bugün Türkiye’de, Ortadoğu’da ve küresel ölçekte yaşanan yeniden yapılanma karşısında kendi projeksiyonumuzu oluşturmak zorundayız. Barışı, demokratikleşmeyi, özgürlüğü, halkların, inançların, cinsiyetlerin eşitliğini ve emeğin çıkarlarını esas alan bir bölgesel iş birliği anlayışını savunmak; savaş bloklarının ve sermaye koridorlarının karşısına halkların dayanışmasını ve ortak mücadelesini örme göreviyle yüz yüzeyiz.
DEM Parti’nin içine girdiği dönüşüm süreci ve üçüncü kutbun yeniden inşası, bu siyasal pozisyon alışın önemli merkezlerinden biri olabilir. Bunun gerçekleşmesi, yalnızca parlamenter dengeler içinde yeni bir yer edinmekle mümkün değil. Emek hareketi, kadın özgürlük mücadelesi, LGBTİ+ hareketi, Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi, ekoloji hareketi, Kürtlerin özgürlük mücadelesi ve sosyalist güçler arasında ortak bir mücadele hattını kurmak zorundayız.
Mekke Anlaşması’nı bu geniş çerçeveden değerlendirip içinden geçmekte olduğumuz kasırganın yıkıcı etkisine ilişkin yeni bir uyarı etabı olarak ele almalıyız. Önümüzdeki süreci kimin hangi koridoru kontrol edeceğini izleyerek, bu koridorların kimin çıkarına işleyeceği, savaşın ve sermaye birikiminin bedelini kimin ödeyeceği tespit ederek geçiremeyiz. Sermayenin planları karşısında bölgenin geleceğini belirleyebilecek toplumsal-sosyal güçleri ortak bir perspektif etrafında bir araya getirmek ve kaderimizi ellerimize almaktan başka bir kurtuluş yolumuz yok. Barışı, demokrasiyi, eşitliği ve özgürlüğü savunanları olarak bunu anlamak ve gereğini yapmakla mükellefiz.