
Artık kimse Ataol Behramoğlu’na Kürtlerle ilgili bir soru sorma arzusu taşımıyordur herhalde. Beklediğinden daha yavan, daha yalınkat, daha kayıtsız bir cevapla karşılaşabileceğinden neredeyse emindir çünkü. 1990’lı yıllarda pek öyle sayılmazdı ama, genç bir gazeteci ona 1970’li yılların başlarının önemli dergisi “Halkın Dostları”nda Ehmedê Xanî’nin şiirlerinin yayımlanmasının anlamını sorabiliyordu. Şiir Rusça’dan çevrilmişti gerçi, ama bunun kabahati çevirmene yüklenemezdi elbette. Behramoğlu herhalde şöyle demişti: “Ben o zaman da şimdi de Kürt hareketini hep Türkiye’nin demokratik güçlerinin bir parçası olarak gördüm.”
Belirli bir sorumluluk duygusunu içerdiği açık bu cevabın, ama sadece onun şahsi yaklaşımı olarak görülemez. 1970 Ekim’inde toplanan TİP’in Dördüncü Büyük Kongresi’nde belirgin, sistematik ifadesini bulan ve bir yıl sonra partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına yol açan formülasyonla (Türkiye’de Kürt halkı vardır ve onların hakları verilmelidir) büyük ölçüde paraleldir.
1960’larda Kürt meselesine bakan bir sosyalist devlet baskısı, ağa zulmü ve azgelişmişlik görüyordu. Tarihin orada biraz daha farklı bir ritmle aktığını seziyordu ama Kürtlerle birlikte yürünebileceğini de ümit ediyordu. Ortak bir gelecek ümidi, ancak bu, ortak bir geçmiş duygusunu güçlendirebiliyordu: “Eskiden birlikte düşünür, birlikte çare arardık. Her zaman aynı görüşte olmasak da ortak hasmımıza karşı mücadelede buluşurduk.” (Oya Baydar, “Surönü Diyalogları”, Can Yay.)
Aradan geçen yaklaşık elli yılın ardından, 2015’in son gününde, Diyarbakır’da Sur önünde bütün bunları düşünebilmenin ne kadar zor olduğunu hissediyor Baydar. Artık ortak bir tarih tahayyül etmek çok zor, çünkü “sur kapıları mühürlendi, girişlerinde ejderhalar bekliyor ve içeride çocuklarla birlikte Şehir de ölüyor.”
Kapının eşiğinde, içeride olan bitenin yol açtığı dehşetle ve parçalanmış bir zihinle Sur’a, Cizre’ye bakıyor Baydar. Dışarıdan bakan bir tanık gibi gördüklerinin onu zulmün sorumluluğundan arındırdığını düşünüyor, ama bu düşüncenin kolaycılığını, sıradanlığını da görüyor. “Hiroşima Sevgilim” filminin yakıcı sözlerini hatırlatıyor kendisine: “Sen Sur’da, Cizre’de hiçbir şey görmedin.”
Ortak bir geleceğe inanmamanın geçmişin ortak olduğu inancını nasıl hızla aşındırdığını da çaresizlikle görüyor: “Var olmayanı yitiremezsin. Birliğimiz, kardeşliğimiz, biz, aslında özlemlerimizin, umutlarımızın, bir de riyakâr resmi söylemlerin dışında hiç var olmadı. Yitirmekten korkmak yerine biz’i nasıl var edeceğimizi düşünmeliyiz.”
Dehşet, çaresizlik, güçsüz bir öfke ve kendini ikna edemeyen bir haklılık tartışması hâkim Baydar’ın satırlarında. Birlikte nasıl mücadele edileceğinin yollarını göstermez belki bunlar, ama kaybedilenin derinliği hakkında bir fikir verebilir. Başkasının maruz kaldığı dehşete sadece tanık olmanın bile ağırlığını hissettirebilir. Onu 2015’in son gününde kaçarcasına uzaklaştığı Sur’a üç ay sonra yeniden döndüren de bu ağırlık olmalı. Yaşananların, tanık olunanların dehşetinden artık uzaklaşamayacağını, istese de unutamayacağını söylemişlerdi, uyarmışlardı onu: “Korkma, kurtulamayacaksın.”
Ali Çakmak