‘Yalan, haksızlık ve çaresizlikten ibaret, derme çatma yasalarımızla, hapislere doldurup, tank ve panzerlerinizle üzerimize yürüyerek, boydan boya kurşuna dizseniz de kitlelerimizi; biz yolumuzu bulduk, geleceğimizi gördük ve şimdi, okun yaydan fırladığı noktadayız. Yürüyoruz…

Bir dağlar denizi ülke boyunca, birer zulüm kalesine çevrilmek istenen şehirler boyunca, bin kere yakılsa da hala delice tutkulu, özgürlük tutkusunu bir inat haline getiren köyler boyunca yürüyoruz. Ovalardan yürüyoruz, yurdumuzda uzakta veya sürgünlerde, her neredeysek orada yürüyoruz. Çünkü biz; bir hayatta, bir ömre sığabilecek en güzel şeyi; gönül ile aklın, beden ile ruhun aynı yolda kol kola yürüdüğü, hayali bile ömre bedel bir geleceğin şafağını gördük.

Bizi yolumuzdan çeviremezsiniz!

Terk ettiğimiz kulübelere, terk ettiğimiz ruhlara, terk ettiğimiz bedenlere, isimsizliğe, tanımsızlığa, anlamsızlığa yeniden bizi koyamazsınız. Karanlıkların kuyusundan çıktık, bizi bir daha içine atamazsınız. Biz bir daha girmemecesine oradan çıktık. Dönmeme andı ile meşaleleri yaktık ve bizi yenebileceklerin tırmanacakları tüm eteklerimizi de. Şimdi zirvelerdeyiz biz. Zirveyi gördük! Ölmeyi kabul ediyoruz, cenazelerimizin parçalanmasını da ölü bedenlerimizin anne ve babalarımızın son duasından, taşı dikilmiş bir parça mezar toprağından mahrum edilmesini kabul ediyoruz; sevgi yumaklarımız ve O’nlar güzel günler görsün diye çırpındığımız, dağ başlarını mekan tutmamıza sebep Zilan, Şilan, Rojhat, Mizgin’lerimizin bembeyaz ve ışıktan dünyalarının temellerine bombaların konulmasını da…

Kabul ediyoruz, vahşeti bile…

Ama asla, yenilmeyi, asla onursuz bir biçimde boyun eğmeyi, asla isimsiz ve dilsiz kalmayı, asla Güneş’ten ayrı yaşamayı kabul etmiyoruz… Artık siz de bunu anlayın!

Vazgeçin sersem ve ayakları yeryüzü topraklarına basmayan tafralı hayallerinizden. Tek bir gün sizi kör eden, her gün daha da çirkinleştiren, göklere değen burnunuzu indirin, siz de göreceksiniz; korku öldü.

Duymak isterseniz annelerin, genç kızların öyküsü, avuçlarından büyük taşlarla, boylarından büyük düşmana karşı barikatlar kurup savaşlara giren çocukların, 1’e 5.000, 1’e 10.000 savaşan yine de esir alınabilecek tek bir hücresini bile düşmanına bırakmamayı bir ahlak benimseyen savaşçıların öyküleri, size hep aynı doğruyu söyleyecektir; bu ülkede korku öldü… Onlarla beraber ölüm de…

Gerçek savaşçılar, savaşçılarla savaşır. Ama siz her yenilgi ardından ordunuzu eli silah tutmayan sivillerin üzerine sürdünüz. Siz savaşçı değilsiniz. Ve tarih sizi asker olarak yazmayacak! Tekmeleyerek, saçlarından tutup sürüklediğiniz o annelerin yürekleri, sizin kendinizi kıyaslamayacağınız kadar sevgi dolu…

Sevgili yavrusunun canını alan düşmana bile bağışlayıcı ve İsa gibi merhametli anneler… Oysa siz kabahat ve suçlarınızı görmekten, ölümünüzü görür gibi korkuyorsunuz. Bir güzel söz söylemeyi, bir gülüşü, zafiyet sayacak kadar kendinize güvensiz ve sevgisizsiniz…

Devletseniz, hükümetseniz, şanlı bir ordunun yere göğe sığmaz paşalarıysanız, adınız neyse ve her kimseniz önemi yok… Başka bir Kürt başka Kürdistan arıyorsanız mumla arayın! Çünkü köle Kürt öldü. Ölümden korkan ve kaybetmekten korkan da! Sizin için iyi olan da! Sizler, adınız her neyse… Hala katliamlardan medet mi umacaksınız?

Acılar içinde bir ruhlar harabesi haline gelen bir hayatı bize yeniden mübah mı göreceksiniz?

Tercih sizin!

Güneşimizi ve umudumuzu bizden alamazsınız. İlerliyoruz sizinle ve sizsiz. Filolarımız bizim için hazır, 40 milyon merminiz bizim için namluya sürülü beklese de…”

***

(Bugünleri Şehid Armanç Kerboran’ın yıllar evvel yazdığı bu yazı kadar az şey anlatır. Ben de kısaltarak tekrar anmak istedim. Sözü bu hafta bu değerli kaleme bıraktım…)