"Bütün savaşları,
dövüşemeyecek kadar korkak olan,
bu yüzden de kendileri adına dövüşmek
için dünyanın gençlerini
cepheye süren hırsızlar çıkarır."
Edmund BURKE
Seçimlerde tek başına iktidarı hedefine koymuş, zafer sarhoşluğu yaşayan AKP, 7 Haziran'ın arifesinde aslında yeniden seçim yapacağını biliyordu. Tüm veriler buna işaret ediyordu. Düşündüğü tek şey buydu. Kendisini iktidarda görmek adına tüm oyunların kuralını sabitleşmiş düşüncelerle hayata geçirme taktikleri bir strateji oldu. İlla ki iktidar olacak ve tek başına bu ülkeyi yönetecekti. (Bu toplumu inandırmak istedikleri açık, bilinen siyasetti!) Aslında, meselenin özü daha da farklıdır.
Burada emin adımlarla yol almanın gıdasını toplumsal dinamiklerin tepkilerinde görerek karar mekanizmalarını şekillendiren bir yapıdan söz etmek mümkündür. Yılların tercübesi, onlarda kocaman bir zafer sarhoşluğu yaratmıştır; bu doğru, birçok kesimi de sarhoş etmiştir. Sorunun özü burada çelişkilerin yozlaştığına tanık olmuştur. İçinden çıkılamaz bu durum, bu şuursuz siyasetçilerin tek başına almış oldukları bir karardan ötürü müdür? Bu kadar ileri gidebilme ortamında, savaşın startını verebilecek kadar şaşırmış olabilirler mi?
Başkan olmak, sistemi değiştirmek, siyasetin seyrini kendi ideolojik yapılarına uyarlamak kendilerinin hedeflediği bir sonuç olsa da bu durum yeni değildir. Yıllardır iktidarın nimetlerinden yararlanmasını bilen bir örgütün nasıl ve neden bu kadar ısrarcı olduğunu görmek önemli bir olgu olarak karşımızda duruyor. Yılların hırsı 13 yıl önce başlamadı. Bir hazırlık sürecinin tarihsel boyutu, tüm verilerini gelmiş geçmiş tüm örgütlerde somutlaştırıyor. Bir ülkenin yönetimine aday olmak ve o ülkede etüdler yaparak bir şirket edasıyla çalışmak, toplumsal yapının iç dinamiklerini iyi çözmek her zaman gündemine aldığı bir durumdu. Mesele bir ülkeyi yönetmekten öte bir duruma gelmiş olmasıdır. Yani bir örgütün kendisini dayatmasına varana dek, kazanma hırsının kendisini her daim var etmesi bir diktatöryal yaklaşımdır. Demokrasinin içselleşmediğinin bilinci onların bu kadar şuursuz olmasının sebebidir. Bir örgüt, bilerek hata yapabilir mi? Bir örgüt kendini dayatırken, bu kadar anlamsız sözcüklerle cümleler kurabilir mi? Siyaset bilimi, bu durumu toplumsal tepkisizliğe rağmen kabul eder mi? Dünyanın başka bir diyarında belki etmezdi ama söz konusu Türkiye olunca, aklın ermediği haller ortaya çıkabiliyor.
Şaka gibi bir ülkedir Türkiye. Kendine has bir yaklaşımın gerçekliğinde, bu kadar cüretkar politikacılar bu şakanın nesnel parçalarıdır. Siyasetçilerin korkusuzluğu, onların birer kahraman olduğundan kaynaklanmıyor elbette. Yukarıda da dediğim gibi, yaptıkları sondajların, anketlerin, etüdlerin yanılgısıyla aptal yerine koydukları toplumun nabzını bildiklerini sanmalarındandır. Şaka burada küstahlığın da ötesine geçmiştir. Bu ülkeyi bizden başkası yönetemez düşüncesi, bir hırsın faşizmle buluşmasıdır. Ne garip bir panaroma ki faşizmin kabulünden uzak üslupların dayatması, insanlıktan çıkmış olanın detaylarında görüyoruz. İnsanlığın yüzüne bakarak küfreden bir mantık, faşizmin tanımıdır. Utanmaz olmanın arsızlığı, şu soruyu gündeme getiriyor: Ne içiriyorlar ne yediriyorlar bu beyinsizlere?
Bu kadar da olmaz dedirten siyaset, şakadan da öte bir ülkede, ölü sevicileri her daim kendini yeniliyor. "Ne mutlu onun ailesine, ne mutlu onun tüm yakınlarına.’’ Bu söz bir bilinçtir, bir işaret, bir özün su yüzüne çıkmasıdır. Şehit olmak nasıl bir "mutluluksa", "iktidarda kalmama yardımcı olun ve beni mutlu edin" diyen bir kayıp ruhun hırsıdır bu suratsızlık... Utanmak, bu ülkede, çok az yaşanan bir siyaset mekanizması. Şair Murathan Mungan’ın kurduğu şu cümle; "Bu ülkede her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız" işte Türk siyasetinin fotoğrafı...
İşin trajik yönü; kendilerinin en doğru olduğunu insanların gözünün içine bakarak söyleyen bu siyasi adamcıklar, yolun sonunu işaret ediyor. Ne tuhaf, sözde lider olduğunu sanan bu terbiyesizler, faşist olduğunu da kabul etmiyor! Bilinen şey klavuz istemez... Her gericilik, karşısında ilerici bir duruma işarettir. Bunun bilinci ile savaş kararı almak, gelişen başka bir oluşumun önüne geçmek, gördükleri olumlu gelişmelerin rahatsızlığıdır. Mesele yalnız başkan olmak, tek başına iktidar olmaktan öte bir durumu işaret ediyor. Kürtlerin ve ona destek veren adımların görselliği, bir partinin değil bir sistemin elden gittiğine inancın hırçınlığa dönüşmesidir. AKP yalnız iktidar olmak için değil, sistemi de kurtarmak için savaş kararları almış görünüyor. Çok ciddi bir sürecin içinde, sadece fazla oy almak olarak değerlendirmek, sürecin derinlik boyutundan uzaklaşmak anlamına gelir. Mesele fazla oy almaktan daha da ciddidir. Susan bir toplumun konuşan hali, sistemin katliamlara açık olduğunun işaretini verdi ve kuralsızca başa dönmeyi istemesi, karşıt gelişmenin farkındalığıdır.