ZEYNEP ÇALIŞKAN*

Bir kez daha dünya genelinde insanlık zor günlerden geçmekte. Emperyalistlerin bir türlü bitmek bilmeyen kâr hırsı ile silahların hiç susmadığı Ortadoğu başta olmak üzere, dünyanın birçok coğrafyasında süren vekalet savaşları veya iç savaşlar, doğa felaketleri, işsizlik, yoksulluk, hak gaspları, Erdoğan'ın mültecilere kapıları açmasıyla Türkiye – Yunanistan sınırında sıkışıp kalan mültecilerin yaşadıkları insanlık dramı, daha doğrusu insanlığın tükendiği nokta, sürekli yükselen kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı vb... Dünya halkları bütün bunlarla mücadele ederken, 2019 Kasım sonlarında Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkan Koronavirüs, Şubat başları itibariyle başta İtalya olmak üzere Avrupa’da yayılmaya başlaması ile hepimizin, hatta dünyanın birçok ülkesinde halkların tek gündemi haline geliverdi...

Özellikle Mart ortası itibariyle virüsün Avrupa’da hızla yayılmaya başlamasıyla Avrupa ülkeleri tek tek sınırlarını kapattı, hükümetler kendi içinde izolasyon başta olmak üzere bir dizi önlemler almaya başladı. Bir taraftan medya ve basında Koronavirüsün tek gündem haline gelmesi, diğer taraftan hükümetlerin aldıkları zorunlu uyulması gereken sert tedbirler ve artan ölüm vakaları toplumu korku ve paniğe sürükledi.

Krizin kaynağı kapitalizmdir

Kapitalizm var olduğu sürece, kapitalizmin krizleri de çok çeşitli olarak hep var olacaktır. Kimi zaman bunun adı ekonomik kriz, kimi zaman savaş krizi, kimi zaman ekolojik kriz (doğal afetler), kimi zaman da bugün olduğu gibi sağlık krizi olacaktır. Her defasında da en büyük zararı işçi sınıfı, emekçiler, ezilen halk görmektedir/ görecektir. Tüm bu krizlerin kaynak noktası kapitalizmin kendisidir, çünkü kapitalizm krizlerden beslenmektedir. Dolayısıyla bu krizle de sistem, kendini yeniden dizayn ediyor.

Nasıl ki kapitalizm yarattığı her krizi kendi lehine çevirerek yenilenip, güçlenerek çıkmayı hedefliyorsa, bizler de kapitalizmin her krizini kendi lehimize çevirerek örgütlü mücadeleyi güçlendirmenin yollarını aramakla yükümlüyüz. Biliyoruz ki; bu sürecin ardından gelecek olan kapitalizmin krizleri çok daha büyük/çetin olacak ve bizlere çok ciddi görevler yükleyecektir. Bugün bir taraftan virüsten korunmaya ve yayılmasını engellemeye yönelik tedbirler noktasında duyarlı olmaya çalışırken, diğer taraftan da hem kendimiz hem de halkımız, virüs krizi geçtikten sonra ortaya çıkacak olan daha büyük krizlerle mücadele noktasında hazırlıklı olmak zorundayız.

ATİK’in belirlediği görevler

Bu hedef doğrultusunda, Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) 25. Dönem Genel Konseyi olarak, gerçekleştirdiğimiz skype görüşmesi ile süreci değerlendirdik ve yapabileceklerimizi tartıştık. Bu süreçte kapitalizmin istediği bireyci, sadece kendisini ve yakınlarını düşünen, korkutulmuş, susturulmuş, sindirilmiş insan tipinin öne çıkmasını elimizden geldiğince engellemeye çalışmanın en önemli görevlerimiz arasında olduğunu ve içinde bulunduğumuz koşullarda yöntemlerimizin neler olabileceğini belirledik. Zira tam da bu süreçte, egemenler toplumu ciddi bir şekilde militarize etmeye çalışıyorlar. Bu durumu elimizden geldiğince tersine çevirmek zorundayız. Dolayısıyla, derneklerimizin zorunlu olarak kapalı olduğu bu günlerde, öncelikli olarak kitleler içinde dayanışmayı büyütmek, sosyal ilişkiyi ve direnişçi ruhu diri tutmak en önemli nokta.

Komiteler çalışmalarını sürdürüyor

Bu amaçla; faaliyetlerimizin olduğu alanlarda risk grubu dışında olan arkadaşlarla komiteler oluşturarak, dışarıya çıkamayan insanlarımızın alışveriş vb. ihtiyaçlarının karşılanması noktasında yardımcı olmak için komiteler oluşturuldu. Komitelerimiz çalışmalarını sürdürmekte...

Bu süreçte sosyal medya kullanımına ağırlık veriliyor. Üyelerimiz ve taraftarlarımız sürekli sosyal medya üzerinden birbirlerinden ve alanlardan haberdar oluyorlar.

Özellikle Dernek Yönetim Kurullarımıza önemli görevler düşmekte. Derneklerimiz sitelerini canlı tutarak, sosyal medya üzerinden söyleşi ve müzik programları örgütlüyorlar.

Ayrıca bu süreci kendi lehimize çevirebilmenin bir yöntemi olarak, hem kendimizi hem de tabanımızı siyasal olarak geliştirmenin yöntemlerini de yaratmak zorundayız. Bunun için her derneğimiz ortak belirlediği bir kitabı, belli bir süre içinde okuyup sosyal medya üzerinden ortak tartışmaya açacak. Konu ile ilgili araştırma yazıları düzenli olarak takip edilerek, sosyal medya ağımız üzerinden bu yazılar yaygınlaştırılıyor. Dernek Yönetim Kurullarımız konu özgülünde veya çeşitli siyasal konularda uzman aydınlarla iletişim kurarak sosyal medya üzerinden aydınlatıcı tartışmalar örgütlemeye çalışıyorlar.

Devletler planlarını hayata geçiriyor

Koronavirüs nedeniyle gündemlerimiz değiştirildi. Oysa insanların zorunlu olarak evlerine çekildiği veya sokakta iki kişiden fazla insanın yan yana gelemediği, bütün kitlesel etkinlik ve eylemlerin yasaklandığı bu süreçte egemenler, uzun süredir gündemlerinde olan ama kitlesel muhalefetten kaynaklı hayata geçiremedikleri bir dizi planlarını yasallaştırıyorlar veya yasallaştırmaya çalışıyorlar. Örneğin; Fransa’da ciddi bir toplumsal tepkinin oluşmasına neden olan hükümetin emeklilik yaşını yükseltme çalışmaları, tam bu süreçte tekrar gündemleştirildi.

Türkiye’de bir dizi tartışmalara ve kitlesel eylemliliklere neden olan Kanal İstanbul projesi sessiz sedasız ihaleye açılırken, virüs nedeniyle hapishanelerden hırsızlar, katiller serbest bırakılmakta ama politik hasta tutsaklar yine içeride tutulmaya devam edilmekte. HDP’li Belediye Başkanları görevden alınıp yerlerine kayyum atanmakta.

Müslüm Elma’ya yaklaşım

Almanya’da Münih Komünistler davası olarak bilinen davada, uzun süreden beri Müslüm Elma toplu davadan ayrılarak ayrı yargılanmak isteniyordu. Ancak başta savunma avukatlarının çabası olmak üzere, kitle muhalefeti ve yasal yolun sağlanamayışı nedeniyle hayata geçirilemedi. Bugün açısından Müslüm Elma’nın ciddi risk grubunda olması nedeniyle duruşmalara ara vermek yerine, Elma’yı ayrı yargılamayı ve savunma avukatlarının duruşmalara katılamamasının mümkün olabileceği ileri sürülerek kendi belirleyecekleri bir savunma avukatının davaya katılması istenmekte.

İşçiler hukuksuz bir şekilde işten çıkartılarak, ücretsiz izin almaya zorlanarak vb. hukuk dışı yöntemlerle krizin faturası işçi sınıfı ve emekçilere yüklenmekte. Avrupa’da artık tehlikeli boyutlara gelmiş olan sağcılaşma ve ırkçılık bugünlerde gündemden düşmüş durumda.

Kadına yönelik şiddet arttı

Kadına yönelik şiddet bu süreçte çok daha fazla arttı. Örneğin; Çin’de sokağa çıkma yasağı kalktıktan sonra, kadınlar yoğun bir şekilde şiddete maruz kaldıklarını beyan ederek boşanma başvurusunda bulundular. Berlin’de Mart ayı içinde ev içi şiddet olaylarının geçen yılın Mart ayına göre yüzde 11 arttığı ARD’de 27 Mart 2020 günü Tagesthemen haberlerine yansıdı. Türkiye, Fransa ve İspanya’da kadın örgütleri, insanların evlere kapandığı bu süreçte ev içi şiddetin arttığını, hükümetlerin kadınları korumak için ek önlemler alması gerektiğini söylüyorlar. Kısacası bu süreç kadın emeğinin daha fazla inkârı, gaspı, sömürüsü ve kadınların daha fazla şiddete maruz kalmaları olarak yansımaktadır.

Krizi lehlerine çevirmeye çalışıyorlar

Kapitalistler tüm bu yaptırımlarla krizi kendi lehlerine çevirmeye çalışırken, maalesef bugün için bütün bu gelişmeler işçi sınıfı ve emekçilerin çok gündemine giremiyor. Sistemin sindirilmiş, biat eden insan tipini yaratmaya çalıştığı bu günlerde, biz ilerici, devrimci, demokratik kurum ve örgütlerin bir diğer görevi de bu gidişatı tersine çevirmektir. Bu hedef doğrultusunda ATİK 25. Dönem Genel Konseyi olarak aldığımız kararlardan birisi de, sağlık krizinin sürdüğü bu günlerde krizle mücadelede önemli bir adım olarak yine kendi gündemlerimize yoğunlaşmaktır. Sosyal medya üzerinden örgütlenen tartışma programları, aynı zamanda bu gündemleri de içererek kitlelerle bütünleştirilmelidir.

Zorlu süreçlerde sorumluluklarımızın farkında olmak, demokrasi mücadelemizin ve toplumsal kimliğimizin zorunluluğudur.

Sonuç olarak bu süreçte Koronavirüsünün yaygınlaşmasını engellemeye çalışırken, diğer taraftan da demokratik – ilerici - devrimci örgütler ve kurumlar arasında ortak mücadeleyi ve kitleler içinde dayanışmayı yükseltirken, emperyalizmin yaptırımlarına karşı mücadele gündemlerimizi de kitlelerle bütünleştirerek anti faşist – anti emperyalist mücadeleyi yükseltmek zorundayız.

Devletlerin sağlık politikaları çöktü

Sağlık sistemi ve bakım hizmetleri de dahil her şeyi özelleştiren, bütün kamusal alanları sadece kâr getiren sektörlere dönüştüren bu sistemin, kendi yarattığı krizlere karşı mücadele etmesini beklemek boş hayalcilikten başka birşey olmayacaktır şüphesiz.

90’lı yılların başından itibaren uygulanan neo-liberal politikalarla, birçok alanda olduğu gibi sağlık ve bakım hizmetleri sistemine de çeşitli müdahaleler yapıldı. Bu sektörlerde çalışan insan sayısı azaltıldı, daha az personelle daha fazla performans hedefleri kondu, ucuz iş gücü hedefiyle kalifiye elemanlar işten çıkartılıp daha ucuza, daha ağır koşullarda ve güvencesiz çalıştırılmak üzere işgücünün ucuz olduğu ülkelerden getirdikleri geçici elemanlarla ihtiyacı karşılama yöntemleri tercih edildi, özellikle bakım hizmetlerinde esnek çalışma sistemine ağırlık verildi, çalışma saatleri 48 saate kadar uzatıldı, hastanelerde bazı bölümler hatta hastaneler para kazandırmıyor gerekçesiyle kapatıldı, yoğun bakımların sayısı düşürüldü, yatak sayıları azaltıldı. Bu neo-liberal yıkım politikalarının, böylesi toplumsal sağlık krizinin yaşandığı günlerde, başta Avrupa olmak üzere dünya coğrafyalarının büyük çoğunluğunda sağlık sisteminin yetersizliği, çöküşü olarak yansıması elbette kaçınılmazdı.

Hak gaspları gündeme taşınmalı

Bugün birçok yerde kitleler, akşamları balkonlara çıkarak başta sağlık emekçileri olmak üzere, riske rağmen çalışmak zorunda olan emekçileri teşekkür için alkışlarlarken, sağlık emekçilerinin geçtiğimiz yıllarda hak gasplarına karşı gerçekleştirdikleri eylemler, kitlelerin çok gündeminde olmadı. Bu anlamda bugün biz devrimcilere düşen görev; sağlık emekçileri başta olmak üzere, riske rağmen çalışmak zorunda olan emekçilerin çalışma koşullarının ve ücretlerinin iyileştirilmesine, işçi ve emekçilerin işten çıkartılmasına, haklarının gasp edilmesine karşı örgütlü mücadeleyi yükseltmek, bugün için sosyal medya üzerinden yürüttüğümüz tartışma programları, yayınladığımız yazılarla kitlelerin gündeminde tutulmalıdır. Unutmayalım ki; kapitalizme karşı mücadele edilmeksizin kapitalizmin yarattığı krizlere karşı da mücadele edilemez.

* Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu Eşbaşkanı ve Yeni Kadın Yönetim Kurulu üyesi