
İnsanlık aylardır koronavirüsü (Covid-19) ile yatıp korona virüsü ile kalkıyor. Bütün insanlığı salgının neden olacağı felaketin korkusu sarmış bulunuyor.
Bu korkuyu daha çok neo- liberalizmin tüketim ekonomi politiği körüklüyor gibi. Hızla yayılan bu salgından korkmamak elbette ki düşünülemez. Çünkü kısa sürede 70 ülkeye, 100.000 vakanın yaşanmasına, üç binin üzerinde ölüme neden olmuş bir salgındır. Oldukça hızla yayılan bu salgında ölüm oranının diğer salgınlara göre düşük olması ise tek teselli. Peki bu denli hızla yayılan yüzlerce ülkede yüzbinlerce insani etkileyen bu salgına yol açan asıl sebep nedir? Yaşanan sıradan bir vaka mıdır? Yoksa insanın ve onun iktidar hırsının neden olduğu bir yıkım hali midir? Soruları yanıtlanmaya muhtaç sorulardır.
Bunca önemli soruna birçok çevre ve devletçi yapı yaşanan salgında sanki kendi sorumlulukları yokmuş gibi oldukça lakayt yaklaşmaktadırlar.
Ancak kazın ayağı göründüğü gibi sıradan ve basit değildir.
Devletçi iktidarcı sistem yaşanan bu sorununun asıl nedeni iken olayı başkalaştırarak aktarmaktadır. Kar, iktidar ve sermayeye el koyarak palazlanan devletçi sistem yaşanan savaşların, yıkımın, salgının, felaket ve ölümlerin asıl sebebi değilmiş gibi soruna sığ ve sıradan yaklaşıyor. Kapitalizmin sınır tanımayan kâr hırsı insanlığı, doğayı ve eko sistemi hergün yeni felaketlerle karşı karşıya bırakıyor. Endüstriyalizm doğayı ve insanlık değerlerini tüketerek önüne geçilmez siyasal, toplumsal, kültürel ve kadın kırımının yaşanmasına neden oluyor. İnsanın insana, insanın doğaya ve insanın topluma yabancılaşmasının karargahlarına dönüştürülen kentler insani nefessiz bırakmış, yaşanmaz kılmıştır.
Güneş, hava, su ve toprak döngüsünün kırıldığı bu mekanlar hastalık ve felaketlerin yaşanmasının mekanlarına dönüşmüşlerdir. Milyonluk kentler trafik, eğitim, kültürel sorunların yanı sıra sağlık sorunlarının yoğunca yaşandığı alanlar haline gelmişlerdir. İnsanlık bu devasa karargahlarda özgür ve mutlu değildir. Kapitalizm kentlerin izbe yerlerine gazino, pavyon ve oyun salonları açarak bir yandan insanların geleceğini ipotek altına alıyor, diğer yandan da kumar, fuhuş ve madde bağımlılığını yaygınlaştırarak bireyin ve toplumun umudunu karartıyor. Bununla kalmıyor, kötülüklere karşı koyma direncini kırıyor, hastalıklara karşı insanı korunaksız bırakıyor.
Son otuz yılda birçok kez farklı yayılma hızı ve ölüm oranlarıyla değişik salgınlara tanıklık etti insanlık. Ebola virüsü, Deli Dana hastalığı, Aids, Sars virüsü, Domuz Gribi, Kuş Gribi vb. isimleri ile bu salgınlarda onbinlerce insan hayatını kaybetmişti. Yaşanan bu salgınlar emperyalist sistemin teknolojik, biyolojik ve ticaret savaşları nedeni ile yaşandı, yaşanıyor. Gerek salgınlar, gerek doğal felaketler, gerekse siyasal toplumsal yıkımlar, açlık, yoksulluk ve savaşlar bizatihi insanlık toplumsallığından sapma olan devletin hiyerarşik ilişkisi nedeni ile yaşanıyor. Devlet ve iktidar kanser hücresi gibi çevresine ve çeperine yayılmak isterken tüm kötülükleri ile doğal ve insani olan herşeyi kuşatmak ister. İnsanlığa karşı ateşli silahlarla kan kusan, havadan ve karadan bombalar yağdıran, sera gazları, fosil yakıtlar ve endüstriyal artıklarla doğamızı yaşanmaz kılan yok edici bir canavardır devletçi sistem. Sera gazları ve fosil yakıtların karbon salımının neden olduğu küresel ısınma ile buzullar eriyor, birçok canlı türü yok oluyor, temiz içilebilir su kaynaklarımız kuruyor. Kirletilen doğamız ve kirletilen sulak alanlarımızda canlı türler yok olurken, salgın hastalıklara yol açan mikro organizmaların üremesine uygun koşullar kendiliğinden oluşuveriyor.
Devletçi sistem bir yandan savaş, felaket ve salgınlara neden olurken, diğer yandan da ulusçuluk dini üzerinden kin, nefret ve düşmanlık üretiyor insanlığımızı öldürüyor. Sevgisizliği, bencilliği ve hastalıklı hali üreten kapitalist modernite dirençsiz bünyeye, güvensiz ortama ve bunalımlı kişiliğe ve topluma neden oluyor, insanlığı teslim alıyor. Özgüvenden yoksun bıraktığı bireyi ve toplumu hergün medya ve basın üzerinden, eğitim kurumları, kışlalar, Camii, Kilise ve Sinegoglar aracılığıyla, siyaset ve kültürel çalışmalarla şekillendiriyor, kendi mutlak iktidarına onları ikna ediyor. İnsanı seçeneksiz bırakıyor, çaresizliğe mahkum ediyor. Seçeneksiz ve çaresiz bıraktığı milyonlara kendisi sorunken çare ve tek seçenek olarak kendisini yeniden süsleyerek sunuyor. Aydınlar, entelektüeller, siyasetçi ve sanatçılar ahlaki, politik ve entelektüel görevleri gereğince hareket etmediklerinden tüm kötülüklerin kaynağı olan devletçi sistem kendisini her seferinde kurtarıcı melek olarak yeniden sunabiliyor. Karşı durmak, itiraz etmek, hatta isyan etmek yerine mağazalara, süper marketlere yöneliyor, rafları boşaltmayla kendimizi, ailemizi güvenceye aldığımız yanılsamasına kapılıyoruz. Halbuki tehlike ve risk bizatihi satın aldığımız yoğunlaştırılmış insan emeğinin dönüştürüldüğü o metalardadır.
Doğamızı tüketen, yaşam alanlarımızı işgal eden, bizi dengesiz beslenmeye zorlayan, vücut direncimizi kıran, yoksulluk ve açlıkla terbiye eden sistemi karşımıza alacağımıza, sonuçlarıyla uğraşıyoruz. Sistem bir bütün kötülük ve hastalık üretiyor. Ona katlanmak yerine; onu değiştirme gücü ve iradesini göstermek yapılması gereken tek yol olmaktadır. Doğal olanı, hak olanı, insani ve vicdani olanını sahiplenmek yerine, sistemin bize dayattığı bencil ve bireyci olma oyununun parçası durumuna düşmek kabul edilmezdir!!!