Parlamenter rejimle yönetilen bir ülkede demokratik ve hatta radikal muhalefet iktidarın “hatalarını” ele alır, alternatif önerilerde bulunur. Bu önerilerini sokağa taşır, iktidarı önerilerini kitle mücadelesiyle kabul etmeye zorlar. Hataları biriken iktidarı, halk çoğunluğunu elde ederek, gelecek seçimlerde değiştirmeyi hedefler.

Faşist rejimle yönetilen bir ülkede bırakalım radikal muhalefeti, en sıradan parlamenter liberal bir muhalefet bile böyle bir politik mücadele yürütemez. Yürütürse faşist rejimi meşrulaştıran bir rol oynamış olur.

Türkiye’de muhalefetin 15 Temmuz’dan beri yaptığı da budur. Ve şimdi Korona salgını karşısında iktidara karşı yürütülen muhalefetin içeriği de tastamam böyledir.

Muhalefet “eleştiriyor”, “kınıyor”, “sokağa çıkma yasağı ilan edin, “ölü sayısını gizlemeyin”, “şeffaf olun”, “test yapın”, “Belediyelerin yardımlarını önlemeyin”, “kapatılan işletmelerin çalışanlarına ücretlerini ödeyin” diyor, bunları bin defa tekrar ediyor. Hepsi bu.

Ve bir de bakmışsın, Gestapo şefi Soylu, birden bire muhalefetin “eleştirilerini, kınamalarını ve hatta hakaretini” büyük bir “tevazu” ile kabulleniveriyor. “Haklısınız, istifa ettim işte" diyor, sonra Reis "kabul etmedi işimin başındayım” diye yeniden milletin başına bela oluveriyor. “İşten çıkarılanlara yardım” mı dediniz, iktidar otuz küsur lira yardımı masanıza koyuyor, sokağa çıkma yasağından mı bahsettiniz, al sana her hafta sonu iki günlük sokağa çıkma yasağı. Muhalefet başlıyor bu yasak yetmez demeye. Saray’daki kıs kıs gülüyor. “Kumda oynayın bakalım” diye geviş getiriyor.

Onun programı var: Sürü bağışıklığı. Bir aylık bir sokağa çıkma yasağı koysa ölümleri önleyecek, ama fabrikalar kapanıp, çark işlemeyince milyarlarca dolar kaybedecek, kapitalist çalışmayana para ödeyemem, batarım deyince, devlet bu paraları ödemek zorunda kalacak. Salgın Saray’ın kapısına dayanıp, virüs Erdoğan’ın, Bilal’in, Sümeyye’nin burnuna konmadıkça faşist rejim şu hesabı yapmaktan vaz geçmeyecek: “Yüzbin ihtiyar, yüzbin zayıf bağışıklı fukara, yüzbin bakıma muhtaç hasta, bir milyon ‘terörist Kürt” mü ölsün yoksa beş yüz milyar mı kaybedelim?” Hesap devam edecek; “zaten nüfus fazla, ihtiyarlar bedavadan maaş alıyor, ilaç tüketiyor, Kürtler zaten zararımıza yaşıyor, düş onları hesaptan, fazladan para cepte kalacak”.

Gelsin “Sürü Bağışıklığı Programı.”

Muhalefet “salgın krizini tek adam rejimi yönetemiyor, beceriksiz, ehliyetsiz, ahmak, irrasyonal” filan diye sayıklarken, Saray “Sürü Bağışıklığı Programını” tıkır tıkır uyguluyor, salgın krizini yönetiyor. Her ölü bir kazanç. “Virüssel seleksiyon” dolu dizgin. Küçük esnaf büyüğe karşı iflas ediyor. Yandaş sermayeye devlet desteği, yandaş olmayana soruşturma. Sermaye yeniden paylaşılıyor.

Adam, neredeyse “sıfır maliyetle”, birkaç yüz bin ölüm karşılığında krizi bal gibi yönetiyor. Kürt halkına karşı savaşı nasıl yönetiyor, nasıl binlerce asker ölüsü karşılığında Kürt siyasi hareketini tasfiyeye çalışıyor, karşılığında iktidarını koruyorsa, tıpkı öyle… İster virüs, ister savaş. Sen öleceksin, o yaşayacak…

Şimdi muhalefete soralım: Saray krizi yönetemiyorsa, sen nasıl yöneteceksin. Örneğin bir ay, iki ay sokağa çıkmayı yasakladın. Milyonlarca insan işsiz kaldı, üretim sıfırlandı. Bu iki ayı hangi parayla kurtaracaksın? Para var mı? Yok. Hazine boş. Millet iki ay içinde virüsten ölmese de açlıktan kırılır. Şu halinde bile Türkiye kıtlığın eşiğindedir. Anlat bakalım ne yapacaksın?

Hakim cinayet davasında hikaye anlatarak duruşmayı uzatan Temel’e “uzatma” deyince, “uzatmayayım da beni asaysun” demiş. O hesap. Muhalefet de “anlatayım da çanıma ot tıkasınlar he mi?” der gibi.

Muhalefetin demeyip de diyeceği şu: İçeride ve dışarıda savaşı durdur, ateşkes ilan et, ateşkesi bozacak olan her türlü siyasi tutuklamaya son ver, savaşa harcadığın tüm parayı Korona ile savaşa harca, hapisane, karakol, kalekol yapma, hastahane yap...

Saray bağıracak: Terörle savaştan vazgeçmem…

Muhalefet de bağıracak: Vazgeçme! Ara ver. ‘sosyal ara’ verir gibi, ‘askeri ara’ ver. Salgın bitene kadar otur oturduğun yerde. Bitsin yine başla. Elini tutan mı var? Bir gerillayı öldürmek için yüzbin dolar harcayacağına, o yüzbin dolarla yüz Koronalıyı kurtar.

Saray mızıldanacak: Ara vereyim de terörist askerimi öldürsün öyle mi?

Ellerimi boru yapıp, Kandil’e doğru vargücümle seslendim:

“Sevgili Hevaller, asker sizinle arasına mesafe koyup, savaşa ara verirse siz o askeri öldürecekmişsiniz? Doğru mu?”

Neşeli bir kadın gerilla sesi “Sen dedikodulara inanma Veysi abe” demez mi?