İngiltere kraliyetinin ikinci velihatı Prens William ve İngiliz orta sınıfından Buckingham Sarayı aristokrasisine transfer olma becerisi gösteren ilk gelin Kate Middleton’ın peri masallarını andıran bir evlilik töreniyle dünya evine girmelerinin birkaç gün sonrasında yapılan bir kamuoyu araştırmasında “Britanyalı” ulusal kimliğiyle gurur duyanların oranı yüzde 60’lara ulaşarak, adeta tavan yapmışt

 

Derin bir ekonomik krizden geçen İngilizler, bu şatafatlı düğün ve güleryüzlü sempatik çift sayesinde ülkede son bir yıldır ağır şekilde yaşanan eğitim, sağlık, sosyal ve ekonomik hak kısıtlamalarına nispet edercesine dünya medyasına mutlu aile pozu vermişlerdi. Ancak medyatik bir simülasyonla yaratılan bu çağdaş peri masalı, geçtiğimiz günlerde Kuzey Londra’nın Tottenham semtinde polisin siyahi bir genci silahla öldürmesine karşı düzenlenen küçük bir gösterinin yarattığı kıvılcımla başlayan ve İngiltere tarihinin en büyük hırsızlık ve yağma hareketine dönüşen bir isyanla sona erdi. Evet, kraliyet düğünü bitti; İngiltere’de şimdi yağma ve isyan günleri yaşanıyor. 


‘Kayıp jenerasyon’ isyanda
Son altı gündür başta Londra olmak üzere İngiltere’nin değişik şehirlerinden televizyon, gazete ve sosyal iletişim ağlarına yansıyan görüntüler toplumu şok etmiş durumda. 
Yağmalanıp yakılmış işyeri ve evler, arabalar, devrilmiş çöp konteynırları, sokaklara saçılmış taş ve cam kırıkları, 1990’lardan bu yana nipeten sakin bir hayat süren İngiltere toplumunun belleğinden kolay kolay silinmeyeceğe benziyor.  
Toplumun en alttaki ve en eğitimsizlerinin başlattığı spontane isyanın ne zaman ve nerede duracağını ise kimse kestiremiyor.
Büyük çoğunluğu yoksul belediye siteleri çevresinde küçük suç ve çete ekonomisine mahkum edilen gençler, yıllardır ana caddelerde kendilerinden esirgenen ne varsa yağmalıyorlar. İş yağmayla sınırlı değil. Şu ana kadar özellikle Londra’da çok sayıda işyeri ve ev kundaklanarak yakıldı.
Kürt ve Türklerin de yoğun nüfusa sahip olduğu Londra’nın kuzey ve doğu semtlerinde başlayan isyan ve yağma, İngiltere’nin orta ve kuzey şehirleri Manchester, Liverpool, Birmingham, Bristol, Nottingham’a da sıçramış durumda. Orta İngiltere’deki küçük kasaba ve şehirlerden de mağazalara yönelik bazı yağma girişimi haberleri geliyor. Birmingham şehrinde üç kişinin bu gençler tarafından arabayla çarparak öldürüldüğü iddia ediliyor.
Polis birçok şehirde güvenliği sağlayamadığı için işyerleri erkenden kapanıyor. Şu ana kadar 1500’den fazla insan olaylarla ilgili gözaltına alındı. Londra’da mahkemeler gözaltına alınanları hızlı şekilde yargılamak için akşam da mesai yapıyor.
Yıllardır “kayıp jenerasyon” olarak tanımlanan bu gençlerin hangi koşullarda yetişip nasıl bir hayat sürdüklerine aldırmayan orta ve üst sınıflar, güvenliklerini sağlayamadığı için polisi beceriksizlikle suçlayıp, ordunun asayişe el atması çağrısında bile bulundular. Hükümet kanadından şu ana kadar gelen açıklama ve tedbirler ise, sadece polisiye ve adli süreçlere odaklı. İtalya’daki tatilini yarıda kesip ülkeye dönen ve kriz masası oluşturan Başbakan David Cameron, henüz sorunun sosyal ve ekonomik çözümüne ilişkin herhangi bir paket açıklamış değil. Olaylardan şu an itibariyle en yüksek faydayla çıkan kesim ise, olaylara seyirci kalmakla suçlanan Londra polis teşkilatı oldu. Hükümetin hem bütçesinde hem de sayısında ciddi bir kesinti yapmayı planladığı polislerin sayısının artırılması gündemde.           
2012 yılında yapılacak Londra Olimpiyatları’nın bu olaylardan nasıl etkileneceği ve iptalin gündeme gelip gelmeyeceği basında henüz mırıltı şekilinde dile getirilse de, muhafazakara yakın bazı köşe yazarları Londra’nın imajının uluslararası yatırımcılar nezdinde yerle bir olduğunu ve hükümetin yeterli güç kullanmayarak şehri bir avuç “çeteye” teslim ettiği eleştirisinde bulunuyorlar. Muhafazakar kalemşörlerden isyan ve terör yasasında göstericilere daha sert müdahaleye olanak sağlayacak değişiklikler yapılması gerektiği sesleri de yükseliyor. 
Londra Ticaret Odası, son altı günde sadece Londra’da yakılan ve yağmalanan işyerlerinin zararının 150 milyon Sterlin’e yaklaştığını söylerken, güvenlik sağlanamadığı için erken saatlerde kapanan ya da hiç açılmayan işyerlerinin ülke ekonomisine maliyetinin bu rakamdan çok daha yüksek olduğu vurgulanıyor.      

Kim bu gençler ve ne istiyorlar?
İngiltere uzun yıllardır uyguladığı adaletsiz ve çarpık sosyo-ekonomik politikaların sonuçlarıyla ilk kez bu kadar sert şekilde yüzleşiyor.
Bugünlerde sokaktaki sıradan insandan üniversite akademisyenlerine, politikacılardan köşe yazarlarına herkes işyerlerini yağmalayan, polislerle çatışan, ev ve arabaları yakan bu kapşonlu gençlerin kim olduğunu ve ne istediklerini sorguluyor.
Hükümet politikalarına daha eleştirel yaklaşan akademisyenler, İngiltere’nin son 30 yıllık yanlış “sosyal devlet” tarzı ve bir yıl önce iktidara gelen koalisyon hükümetinin hayatın her alanında yaptığı sert kesinti poltikalarına dikkat çekiyorlar.   
Monarşik bir siyasal ve ekonomik kültür üzerinde şekillenen bir toplumsal katmanlaşma ve sınıfsal, etnik ve dini gettolaşmayla sonuçlanan bir “sosyal devlet” tarzı, İngiltere’de ikinci bir ülke ve ulus yaratmış durumda.
Siyahların, göçmenlerin ve yoksul beyazların ana vatanına dönüştürülen sosyal konutlarda (belediye evleri) yaşayanların tüketim kalıpları, kültürel refleksleri, ekonomik durumları ve içine sürüklendikleri derin umutsuzluk onları neredeyse toplumun diğer katmanlarından ayıran “sosyolojik bir ulusa” dönüştürmüş bir anlamda. “Sosyal refah devleti” tarafından “dezavantajlı” kesimler olarak görüldükleri için geçici olarak yerleştirildikleri bu “kendine özgü coğrafyalarda” yıllardır dezavantajlı konumda tutulmaktalar.
Sokağa yansıyan öfkeleri henüz siyasal bir doktrin ya da sistematik bir amaca dönüşmemiş en alttakilere sadece yeme, içme ve uyuma hakkı bahşedenler ise, son olaylarla birlikte bu “avantajları” da ellerinden almaktan söz etmeye başladılar.
Nottingham Belediyesi ve Londra’nın muhafazakarların elindeki Westminster Belediyesi, bu isyan ve yağmaya karışan kişileri ve çocuklarını zaptedemedikleri için yoksul aileleri belediye evlerinden atmakla tehdit ediyor. Westminster Belediye Meclis Üyesi Jonathan Glanz’ın The Guardian gazetesine yansıyan sözleri ekonomik ve sosyal ırkçılığın Britanya’da ulaştığı boyutları en çarpıcı şekilde ortaya koyuyor: “Sosyal konut (belediye evi) bir hak değil, bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalığı istismar edenler bunun sonuçlarına katlanmalılar.”

Öteki İngiltere yoksulluk sınırının altında
Oysa bugünlerde “ayrıcalıklı” belediye evlerinden kovulmakla tehdit edilen “Öteki İngiltere”nin sakinleri uzun yıllardır AB standartlarına göre yoksulluk sınırının çok altında yaşıyorlar. Tabii sadece siyahlar ve etnik azınlıklar ‘Öteki İngiltere’nin vatandaşı değil, beyaz İngilizler de bu yoksul ülkenin makbul vatandaşları arasında yer alıyor.
Uzmanlar, isyanın renginin bu sefer sadece “siyah” değil “beyazı” da kapsadığına dikkat çekerek, büyük çoğunluğu sosyal konutlarda oturan ve haftada 67 Sterlin’le geçim savaşı veren bu insanların çocuklarının eğitim ve iş olanaklarından tümüyle yoksun olduğunu vurguluyorlar.
İsyanın ilk patlak verdiği kuzey Londra’nın Tottenham ve Enfield bölgelerinin çocuk yoksulluğunda ülke ortalamasının ilk sıralarında yer aldığının altını çizen kimi uzmanlar ise, derin bir yoksulluk içinde yetişen bu gençlerin küçük gençlik çeteleri ya da uyuşturucu ve hırsızlık sektörüne bulaşarak cebine harçlık koyabildiğini söylüyorlar.
Olaylar sırasında gençlerin özellikle polise duyduğu öfke de, birçok gazeteci ve yorumcu tarafından altı çizilen konulardan biri oldu. Polise öfkeliler çünkü yollarda polisin kimlik kontrolüne en fazla takılan da; siyah ya da Asyalı oldukları için sistematik ayrımcılığa maruz kalan da yine bu gençler.  
Adalet Bakanlığı’nın 2010 yılında yayınladığı istatistiklere göre sokakta üst aramasına maruz kalan her 10 kişiden 7’si Siyah ya da Asyalı. Britanya’da Siyah ve Asyalıların ülke genelinde toplam nüfusun yaklaşık yüzde 9’unu oluşturduğu göz önüne alındığında polisin uyguladığı sistematik ırkçılığın boyutları daha net ortaya çıkıyor. Bakanlığın rakamlarına göre 2008/09 döneminde toplam 310 bin Siyah ve Asyalı şüphe üzerine sokakta aranıp kısa sorguya tabi tutuldu. Bu rakamın 2004/05 yıllarında 178 bin olduğunu ortaya koyan istatistikler, sokakta üst arama ve sorgulamalarının en fazla yapıldığı yerin Siyah ve Asyalı nüfusun yüzde 54’ünün yaşadığı Londra olduğunu gösteriyor. Bu rakamlar Londra’daki isyanın renginin neden diğer bölgelere göre biraz daha “siyah” bir ton taşıdığını da gösteriyor.    

Kesintiler sosyal patlamaya yol açıyor

Peki İngiliz orta ve üst sınıflarını şaşkına çeviren bu isyan ve yağma bir sürpriz mi? İngiltere’de bundan bir yıl önce The Guardian ya da Independent gazetelerinin yorum sayfaları biraz karıştırılırsa, ciddi bir sosyal patlamanın adım adım yaklaşmakta olduğuna işaret eden çok sayıda yazı ve değerlendirmenin yer aldığı görülür.
İşçi Partisi iktidarında dezavantajlı gruplara, kısmen de olsa uygulanan bazı sosyal ve ekonomik programların Muhafazakar-Liberal koalisyon hükümeti tarafından neredeyse tümüyle ortadan kaldırılmasına karşı çıkan kimi sol akademisyenler, bunun sosyal patlamalara yol açacağı uyarısında bulunmuşlardı. Ancak patlamanın bu ölçekte ve bu şekilde olacağını herhalde kimse tahmin edememişti.      
2010 yılının Mayıs ayında yapılan seçimlerden sonra koalisyon hükümeti kurulduğunda özellikle toplumun yoksul kesimlerini daha zor günlerin beklediği sıkça dile getiriliyordu zaten. Hükümet, büyüyen borçlar ve kamu açıklarını kapatma gerekçesiyle eğitim, sağlık, konut ve sosyal yardım gibi en temel alanlarda ciddi kesintilere gitti. Kamu sektöründe onbinlerce kişi işten çıkarılırken, toplumun temel hizmetlerini karşılayan belediyelerin bütçelerinde yüzde 25’lere varan kesintiler yapıldı. İşsizliğin hızla arttığı bir dönemde işsizlik ve hastalıktan dolayı çalışamayanların (incapacity) yardımları hem sıkı kurallara bağlandı hem de ciddi ölçüde düşürüldü.

İlk işareti öğrenciler verdi

Ülkede yaşanan ağır ekonomik krizi Thatcher’ist politikalarla aşmaya kalkan “kesintiler koalisyonuna” ilk direnç ise öğrencilerden gelmişti. 2010 yılının sonbaharında üniversite harçlarının üst sınırını 3 bin Sterlin’den 9 bin Sterlin’e çıkaran bir düzenleme yapan hükümete karşı 10 binlerce öğrencinin Londra’da günlerce düzenlediği protestolar, umulduğu gibi yeni bir “68 hareketine” dönüşmedi belki, ancak bu protestolar orta ve alt sınıf gençlerin politik anlamda gittikçe daha mobilize olacağının güçlü bir işaretiydi.
Ancak Londra’daki öğrenci protestolarında yer yer kimi şiddet ve taşkınlık olayları yaşansa da, belli bir politik amacı ve hedefi olan bu protestoların sonunda “eğitimli gençler” evlerine ve okullarına geri dönmüşlerdi.
Bugünlerde İngiltere’nin altını üstüne getiren yoksul, eğitimsiz ve işsiz gençler, birkaç hırsızlık ve yağma olayından sonra evlerine hemen geri dönecekler mi bilinmez, ancak bu isyan ‘Öteki İngiltere’nin zengin ve eğitimli İngiltere’den ilk öcü almaya başladığının fotoğrafıdır bir anlamda.       
Daily Telegraph gazetesinin köşe yazarlarından Philip Johnston, Çarşamba günkü yazısında ‘yoksul İngiltere’ ile ‘zengin İngiltere’nin bölünmüşlüğünü şu yalın cümleyle ifade ediyordu: “Şayet Britanya’nın iki ulusa bölünmüş olduğuna bir kanıt göstermek isteseydik, o kanıt burada işte.”


AHMET ATAŞ/LONDRA