Kürdistan’a bakalım; birkaç yıl öncesini, 2005 yılını hatırlayalım. Yeşil Türk faşizminin lideri R. Tayyip Erdoğan Diyarbakır’da bir konuşma yapmış, devletin Kürt sorununda bazı hatalar yaptığını söylemiş, “Kürt sorunu benim sorunumdur” demişti. Bu konuşma bazı çevrelerde AKP’nin kangren halini alan Kürt sorununu çözmek için bazı adımlar atacağı biçiminde iyimser bir kanı yaratmıştı. Belli ki AKP Kürdistan’da ‘Cam Kırıkları Gecesi’ provalarına girişebileceği zemini henüz yakalayabilmiş değildi. Bunun için zamana ve elbette zeminin olgunlaşmasına ihtiyacı vardı. AKP’nin bu doğrultuda attığı ilk planlı adım 2006’da çocukları ve kadınları da kapsamına alarak daha da geliştirilen ‘Terörle Mücadele Kanunu’nu çıkarmak oldu. Sözü edilen kanun, tüm Cumhuriyet dönemlerinde çıkarılan Kürt karşıtı kanunların en gericisi ve en faşistiydi. AKP’nin hazırladığı bu yeni TMK, Nazi ruhunun Türkiye’de canlandırılması ve Kürt soykırımının daha da hızlandırılması anlamına geliyordu.
KCK operasyonlarını başlatmanın yasal zemini bu kanunla hazırlandı. Çocukların ve kadınların yaygın şekilde tutuklanmaları bundan sonra gerçekleşti. Cumhuriyet tarihinin en yoğun ve aralıksız hava saldırıları bu dönemde yapıldı. Kürdistan’da daha alt düzeyde ‘Cam Kırıkları Gecesi’ provaları ise esas olarak 14 Nisan 2009 tarihinde pratikleşti. Yüzlerce Kürt siyasetçisi tutuklandı. Psikolojik savaşın en aşağılık biçimleri bu tarihten başlayarak hayata geçirildi. Önder Öcalan’ın da vurguladığı gibi, Yeşil Türk faşizminin belki de en vahim uygulaması, Hizbul-kontra yerine Kürt Hamas’ını oluşturmaya çalışmaktı. Yerden biter gibi yaygınlaştırılan tüm dinci yayınlar ve örgütlenmelerin temel hedefi, son aşamada KCK’ye karşı Kürt Hamas’ını kurup harekete geçirmek ve hâkim kılmaktı. Filistin halkının kutsal özgürlük mücadelesiyle hiçbir ilgisi olmayan ve MOSSAD’ın FKÖ’yü zayıf düşürmek için kurdurduğu Hamas, FKÖ’yü ve özellikle temel güç olan El Fetih’i tasfiyenin eşiğine kadar getirmişti. Sonunda da Filistinliler bir bütün olarak İsrail karşısında güçsüzleşmişti. AKP de aynı modeli Kürdistan’da KCK’ye karşı geliştirmeye çalışmaktaydı. Kürt ağacı içindeki kurtçuklarla vurulacaktı.
‘Cam Kırıkları Gecesi’nin son provaları geçtiğimiz hafta içinde gerçekleştirildi. Yine binlerce Kürt siyasetçisi gözaltına alındı. BDP’li Belediye Başkanlarının evleri Hitler rejiminin Devlet Gizli Polisi Gestapo’yu aratmayan kar maskeli AKP özel polisi tarafından basıldı. Evlerin kapıları kırıldı, camları döküldü. Belediye Başkanları, il ve ilçe başkanları tutuklandı. Son operasyona oldukça bilinçli bir biçimde Nazilerin ‘Cam Kırıkları Gecesi’ deneyimini hatırlatmak istermiş gibi bir hava verdirildi. Baskına tabi tutulan ev bir kadın Belediye Başkanının evi olsa bile, içinde onlarca silahlı direnişçinin bulunduğu bir mekâna giriliyormuş gibi bir görüntü verilmesine özen gösterildi. Bu uygulama da kuşkusuz psikolojik özel savaşın bir parçasıydı.
Yeşil Türk faşizminin psikolojik özel savaş karargâhı olarak iş gören yandaş medya, hayasız bir biçimde, Kürtlerin artık polisin KCK’ye yönelik operasyonlarına tepki göstermediği, bunun da operasyonları haklı görmeleri anlamına geldiği propagandasına başladı. İnsanın “Alçaklığın ve namussuzluğun bu kadarı da fazla” diyesi geliyor. Mersin’de gözaltına alınıp tutuklananlar on binlerce göstericinin içinden devşirilmedi mi? Kaldı ki, siyasi soykırım olarak adlandırılan bu tutuklamaları protesto etmemek haklılığına gerekçe oluşturabilir mi? Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri döneminde cuntaların sürek avına dönüşen tutuklamalarına karşı hangi kitlesel tepkiler gelişti? Kürtlerin yapılan tutuklamalara tepki göstermediğini iddia etmek ve bundan kendisi için övünç payesi çıkarmak, faşist Kenan Evren ve şürekasının konumuna düşmek değil midir? Bu nasıl ahlaksız bir ruh halidir? Bu yaklaşım özünde ‘ya tam Kürtleri susturma ya Kürtlere kan kusturma’ olmuyor mu?
İlginçtir, tutuklanıp kafileler halinde trenlere bindirilerek toplama kamplarına gönderilen Yahudiler neredeyse hiçbir tepkide bulunmamışlardı. Bir zamanlar Buchenwald toplama kampında tutulan David Rousset, o zamanki Yahudilerin durumunu şu şekilde özetliyordu: “SS’in zaferi, işkence kurbanının hiç karşı çıkmadan darağacına götürülmeyi kabul etmesini, kimliğini olumlamayı bırakacak kadar kendinden vazgeçmesini gerektirir. Bu durumun elbette bir sebebi vardır: SS’ler kurbanın yenilgiye uğramasını yok yere, sırf sadistliklerinden istemezler. Kurbanını daha darağacına çıkmadan yok etmeyi beceren sistemin koca bir halkı esaret altında tutmak, itaat altına almak için tartışmasız en iyi sistem olduğunu gayet iyi bilirler. Bu insanların kendilerine söyleneni harfiyen yapıp ölüme gitmelerinden daha korkunç bir şey yoktur.”
14 Nisan tutuklamaları ardından Kürt siyasi tutsakların emniyetten alınıp adliyeye götürülme biçimini yeniden gözünüzün önüne getirin: İçlerinde Belediye Başkanları ve BDP yöneticilerinin de bulunduğu çok sayıda tutsağın elleri arkadan kelepçelenmişti. Her bir tutsağın yanında bir polis vardı ve tutsağın kolundan tutmuştu. Görüntü dehşet vericiydi. Böylesi bir tabloyu ortaya çıkarmak iblise özgü egemen sınıf aklının bir ürünüydü, faşizmin topluma karşı bir güç gösterisiydi. Tablo mezbahada kesime götürülen koyun sürüsünü çağrıştırıyordu. Hiçbir tutsağın bu görüntüye karşı açıktan bir itirazı yokmuş gibiydi. ‘Koca bir halkı’, Kürt halkını ‘esaret altında tutmak ve itaat altına almak için tartışmasız en iyi sistem’ böylece pratikleştirilmiş oluyordu. AKP’nin ‘Kürt açılımı’nın nasıl bir mezalim olduğu bu tabloyla kendisini açığa vuruyordu.
Yandaş medya halkın tutuklamalara tepki göstermediği iddiasıyla yiğitliğini sergilemeye çalışırken hırsızlığını ele veriyor. Yaptığı bu aşağılık propagandayla var olmak ve özgür yaşamak isteyen Kürt halkının iradesinin kırılmak istendiğini, tutuklamalar, operasyonlar ve hava saldırılarının amacının özünde bu olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Demokrasi buysa, Türkiye böyle demokratikleşiyorsa, Kürt halkını ağzı var dili yok bir kapatma haline getirmeye çalışmanın adı demokrasi oluyorsa, binlerce kez bu demokrasinin içine tükürmek gerekir. Çocukluğumuzda bir akranımız iyi bir şey yapmak isterken bir rezalete yol açtığında, gülerek “Cafer sıçtı, bez getir” derdik. AKP de demokrasi adı verilen o kutsal kavramı diline dolayarak iktidara geldi. Ama iktidar olduktan sonra bu kavramla oynaya oynaya içini iyice boşalttı ve tam bir gudubete dönüştürdü. Şimdi “Tayyip demokrasi sıçtı bez getir” noktasındayız. Gerçekten Yeşil Türk faşizmi tam da demokrasinin içine etmek oluyor.
Kırk yıl öncesinin Kürt halkı üzerindeki vahşi soykırım uygulamalarına karşı tepki gösteremeyecek kadar güçten düşürülmüştü. Durumu tepki göstermeden toplama kamplarının yolunu tutan Almanya’daki Yahudilerin durumundan çok daha kötüydü. Ancak kırk yılı bulan mücadelesiyle bu halk ‘Kristallnacht’ provaları karşısında dimdik ayakta duracak ve tepkisini bir biçimde ortaya koyacak bir noktaya geldi. Bu halkın eylem sloganı ‘ya özgür yaşam ya hiç’tir. Frengili yeşil faşist beyinler bu gerçeği elbette görmezlikten gelirler. Onlar Kürt direnişi karşısında birer bakarkör olmayı tercih ederler. Kürt halkı bu alçaklara karşı yüreğinde ve beyninde kin dağları biriktiriyor. Bertolt Brecht’in aşağıdaki dizelerinde geçen Almanya sözcüğünün yerine bu Yeşil Türk faşizmini koyun, Kürt halkının ne düşündüğünü çok iyi bulacaksınız:
Almanya, sen yok musun sen-
Hanenden yükselen konuşmaları duyunca,
gülesi geliyor insanın. Ama yüzünü gören
hemen bıçağına sarılıyor.