Küçük dükkan üzerine
Forum Haberleri —

Hiç şüphesiz, HDP nezdinde geliştirilen demokratik anlayış, Öcalan’ın sıkça vurguladığı şekliyle sadece Kürtler için ortaya konulmuş bir tez değildir. Kürtlerden ziyade, Ortadoğu’da ulus-devletlerin tek tipleştirici asimilasyon saldırıları altında yaşam mücadelesi veren tüm toplumsal grupların, kendi kimlikleriyle ve buna bağlı olarak insan haklarıyla haklarıyla birlikte özerk bir şekilde temsil edilmesini temel alan bir anlayışı barındırmaktadır.
CEMAL SARI
Neo-liberalizme karşı tüm dünyada yükselen isyan dalgaları bağlamında, liberal ahlâk ve siyaset anlayışı tartışılmaya başlamışken, dünya halkları üzerlerinde gezinen bir heyûla iyiden iyiye hissedilmektedir. Hele ki, Covid-19 pandemisi süreciyle birlikte piyasa köktenciliğini arkasına alan neo-faşist anlayış, işçileri, ezilenleri, yoksulları, mazlumları doğal seleksiyon içerisinde gözden çıkarılmış, yok olması olağan yığınlar olarak görülmektedir. Bu ortamda ortaya çıkan neo-faşizmin piyasacı anlayışı, piyasanın koruyucusu olan devletler tarafından desteklendiği şekliyle uygulandığı bilinmektedir. Bu heyûlanın Türkiye’de hissedilişi ise 12 Eylül sonrasında artık güç yoluyla yerleştirilmesi kesinleşmiş neo-liberal politikaların AKP-MHP-Ergenekon ittifakıyla ortaya çıkan, Türkçü-İslamofaşist iktidar bloğu eliyle, militarizmle biçimlendirilmiş görece “sivil” bir anlayışla gerçekleşmektedir. Özellikle bu politikaların daha erken ve yumuşak bir şekilde AKP-Cemaat İttifakı tarafından dayatıldığı dönemde tepki yaratması üzerine Gezi Direnişi’nin ortaya çıktığı bilinmektedir.
Gezi Direnişi sonrasında, öncüsüz hareketin yarattığı sorunlara dair yapılan tartışmalardan Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) ve Kürdistan Özgürlük Hareketi (KÖH)’nin ittifakı sayesinde gelişen, ulus-devlet örgütlenmesi tarafından dışlanan diğer tüm toplumsal grupların muhalefetini demokratik bir anlayışla gerçekleştirmek için tasarlanan kitle partisi ve çatı örgütü olan HDP ortaya çıktı. HDP’nin varlığının, toplumsal muhalefeti demokratik bir anlayışla örgütlenmesi anlayışıyla sıkı sıkıya bağlı olduğunu vurgulamakla birlikte, bu anlayışın terk edilmesine yönelik gerek HDP içerisinden, gerekse de dışarıdan yaratılan tartışmalar, hiç şüphesiz dünyada yükselen sağ dalgadan bağımsız görülmemeli. Ancak HDP dışarıdan iktidar bloğu tarafından her türlü baskıya ve şiddete uğrarken, bunun içeriden yansımaları nasıl oluyor sorusu da bu yazının ana gövdesini oluşturuyor. İşte son günlerde sıkça tartışılan konulardan birisi olarak karşımıza çıkan “Kurdî” siyaset tartışmalarına yönelik düşünceler bu yazının konusu olacak.
HDP’ye yönelik, Kurdî siyasete yönelmesi için yapılan tavsiyelerin, “Türkiyelileşme eleştirisi” adı altında, onun varlık sebebini, teorisyenini zan altında bırakan, kendisinin başvurduğu dükkan metaforundan yola çıkarak düşüneceksek eğer, dükkanı küçültmesine ve belirli bir grubun adına siyaset yürütmesine varan tavsiyeler olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Çeşitli mecralarda bu önerileri ortaya koyan, yer yer dayatan yazılar ve röportajlar bu bağlamda tartışmalar yaratmaktadır. Kurdî bir anlayışla ortaya konulduğu iddia edilen bu argümanların diasporadan, yani Türkiye ve Kürdistan’a en az akılların olduğu kadar kalplerin de uzak bulunduğu coğrafyalardan veya Türkiye ve Kürdistan’da olsa bile villalardan gettolara bakan kişiler tarafından atılıyor olması, hiç şüphesiz tüm dünyada heyûla olarak yoksulların üzerinde gezinen neo-faşizm dalgasından bağımsız görülmemelidir. Ancak bu tavsiye ve dayatmaların Kurdî bir anlayışla ortaya konulduğu iddiası ne kadar gerçekçi? Şüphesiz ki sorulması gereken esas soru bu.
Gerek dünyada gerekse de Türkiye’de yükselen sağcı anlayışlarla, toplumun demokratik ittifakının Ortadoğu’da uygulamaya çalıştığı model, Türkiyelileşme söylemi bağlamında, tartışmaya açılmaktadır. Şüphesiz ki, HDP’yi Türkiyelileşme söylemi üzerinden eleştirmek, HDP’yi var eden anlayışın teorisyeni Abdullah Öcalan’ın “demokratik ulus” tezinden yola çıkarak eleştirmekten çok daha konforlu bir alana işaret etmektedir. Öcalan’ın özellikle Kürtler şahsında ne anlam ifade ettiğine doğrudan bağlı olarak bu konfor alanına doğru gerçekleşen kaçış, HDP’nin politikalarına sığınarak, demokratik ulus tezini eleştirmek, hem eleştiri oklarına hedef olmaktan kurtaracak hem de iktidar bloğunun saldırılarına karşın HDP’nin ana omurgasını oluşturan Kürtler üzerinde ajitatif bir propagandaya, bir anlamda onların öfkelerine hitap etme imkanı yaratmaktadır. Hiç şüphesiz ki, kapitalizmin şekillendirdiği siyaset anlayışının arzulara hitap eden yönü bu kesimler tarafından oldukça iyi çözümlenmiş. Kürtlerin öfkelerine hitap eder bir biçimde milliyetçi olmaları öğütlenirken, bir anlamda KÖH’ün toplumsallaşması engellendiği gibi, diğer yandan KÖH’ün toplumdan dışlanan, ötekileştirilen, zulme uğrayan gruplarla olan ittifak çabalarının önü alınmaya çalışılmaktadır. Bu sayede iktidar bloğu, karşısında bir anti-faşist mücadele cephesi bulamayacağı gibi, bir yandan Türkiyeli Sosyalistlere, diğer yandan Kürtlere, öte yandan ise toplumun demokratik ittifakı içerisinde yer alan diğer toplumsal gruplara saldırarak, her zaman uyguladığı şekliyle, böl-parçala-yönet anlayışını başarıyla sürdürebilecektir.
Bu bağlamda, Öcalan’ın ortaya koyduğu demokratik ulus anlayışının toplumsal ayağı olan demokratik özerklik siyaseti gereği, sistemin dışına itilmiş, sömürüye açık olan, kadınlar, LGBTİ+ kişiler, Aleviler, Süryaniler, Ermeniler ve daha birçok toplumsal grup HDP çatısı altında kendilerini ifade etme, haklarını talep etme imkanı bulamayacaklar. Bu gruplar kendilerini ifade etme imkanı bulamayacakları gibi, iktidar bloğunun uyguladığı faşizm politikası gereği ortaya çıkan saldırı dalgaları arasında hak mücadelelerinin, bir anlamda, doğal seleksiyonla yok olma ihtimali de her geçen gün artmaktadır. Buradan hareketle ise demokratik ulus tezinin yönetimsel ayağı olan demokratik konfederalizm anlayışı gereği Ortadoğu’da bulunan tüm ezilenlerin insan hakları mücadelesi toplumsallaşamayacak. Kendilerini özerk olarak ifade edebilen topluluklar, gerçekleşmesi mümkün olan ulus-devlet sonrası düzende bir araya gelerek demokratik ulusu oluşturamayacaklar. Dolayısıyla denilebilir ki, bu saldırılar ulus-devlet dışı örgütlenmiş, komünal olarak sosyal, ekonomik ve siyasi ilişkilere dayanan, üretim araçları üzerindeki mülkiyeti toplumsallaştırmayı amaçlayan bir politikanın ortaya çıkmasını ve Ortadoğu’da on yıllardır süregelen savaşların asla son bulmaması amacıyla, bir anlamda, gerçekçi bir toplumsal barışın gerçekleşmemesi adına yapılmaktadır.
Hiç şüphesiz, HDP nezdinde geliştirilen demokratik anlayış, Öcalan’ın sıkça vurguladığı şekliyle sadece Kürtler için ortaya konulmuş bir tez değildir. Kürtlerden ziyade, Ortadoğu’da ulus-devletlerin tek tipleştirici asimilasyon saldırıları altında yaşam mücadelesi veren tüm toplumsal grupların, kendi kimlikleriyle ve buna bağlı olarak insan haklarıyla haklarıyla birlikte özerk bir şekilde temsil edilmesini temel alan bir anlayışı barındırmaktadır. Dolayısıyla, HDP’ye yönelik tavsiye ve dayatmaların belirli bir grubun temsiliyetine dayanan Kurdî bir düşünceyle ortaya koyulduğu inancı, buna da KÖH’ün yanıt vereceği beklentisi aslında baştan itibaren karşılıksız kalıyor. Bu bağlamda, devrimci anlayışın tohumları diyebileceğimiz devrimin “talebeler”ine, yani her daim umudun profesyoneli olan, devrimin neferlerine yönelik küçümseyici, üsttenci bakışın da aslında üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu anlaşılmaktadır.
Tüm bunlarla birlikte, Kurdî siyaset önerisiyle ortaya çıkan, belirli bir grubun üstünlüğünü diğer gruplar üzerinde gösterme anlayışı taşıyan, ulus-devletçiliğe, bu bağlamda belirli bir grubu temsil eden sermaye odaklarına, yani burjuvaziye, feodalizme dayanan iktidar anlayışının, Güney Kürdistan harici bir ekili ağacının olmayışını da tartışmaya açmak gerekmektedir. O ağacınsa her gün, bizzat tohumlarını ekenler tarafından talana tabi tutulduğunu dile getirirsek herhalde yanılmış sayılmayız. Dolayısıyla dar hesaplara ve çevrelere sıkışan, kurulan masalarda bir araya gelmekten ve Kürdistan toplumu üzerine büyük ve ütopik kolonyal hezeyanlar dile getirmekten öteye gitmeyen bu iktidarcı anlayışların, çeşitli çıkar gruplarının iktidarı şeklinde bir araya geldikleri takdirde çizdikleri liberal hat sayesinde, toplumun yararına herhangi bir anlayış ortaya koyamayacaklarını, Kürdistan toplumunu 1978 çıkışından önceki haliyle, feodal beylerin, burjuvaların sömürüsüne açık hale getireceklerini vurgulamak gerekmektedir. Hiç şüphesiz, böylesi bir sömürü düzenine geri dönüş dayatmaları, gerek Kürdistan toplumu, gerekse de Kürdistan Özgürlük Hareketi tarafından kabul edilmeyecektir.







