TC, uzaktan bakıldığında, "ben devletim" herkes ve kesimi alet, koltuk değneği niyetine kullanıp, sonra işini bitirdiği tımarhaneyi andırıyor. Sırlarına akıl ermeyen ülkede her şey öyle başladı, böyle gidiyor.  

Kullanım sürecinde baş tacı edilen, övgü salvoları arasında, yere göğe sığdırılamayan, oturtulacak şanına layık baş köşe bulunamayanların miadı bitince, bir gece ansızın "vatan haini, düşman" oluveriyorlar.
Mesela Kürtler, bunu hep yaşadı. Yaşaya yaşaya akıllandılar mı bilemiyorum, ama Atatürk kendine has devletini inşa ederken, Kürtler "birinci sınıf" vatandaş, vatanları da Kürdistan’dı. Parlamentonun o dönem tutanaklarına baktığınızda, konuşmak isteyen Kürtlerin "Kürdistan mebusu" sıfatıyla, "kürsü" denilen mikrofon başına davet edildiğini görürsünüz.
Çünkü dönem, kazanlarda kurnazlığın fokurdadığı günlerdi. Kürdü şişme yastık niyetine kullanıp, tehlikeli sulardan geçme, koltuk değneği yapıp yürüme devri…
Kürt aşkı o kadar büyüktü ki, Atatürk Kürdistan’ın özerkliğini dilinde kaydırıyor, mebuslarını, "neden milli kıyafetinizle meclise gelmiyorsunuz" diye azarlıyordu.
Kürtler ve Kürdistan konusunda, "ne kadar bir fazla" samimi olduğunu kanıtı olarak Dêrsim Mebusu (bugünkü deyimle Milletvekili) Diyap Ağa'yı, başında dısmalıyla, makam arabasında yanına oturtup, Ankara içinde tur atıyordu.
Bunu gören Dêrsim Mebusu Hasan Hayri ile Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, ertesi gün Kürdistan milli kıyafetiyle görünüyordu. Fakat çok geçmeden, "Türkiyeli olma" ruhuna aykırı kılıkla sokakta görünüp, "bölücülük" yapmaktan "hain" ilan ediliyor, ikisi de idam ediliyordu.
Tehlikeli sular geçilmişti, artık. Bırakın Kürdistanlı olmak, "Kürdüm" demek de suçtu. "Türk" ve "Türkiye" yoğrulup pişiriliyordu. Dem buydu. "Türkiyelilik" yaratma adına Kürdistan yanıyor, Kürdün feryadı boşlukta eriyor, kimsecik duymuyordu.
Kullanılıp, sonra tepesine binilenlerden söz açıldığında, "herkes yandı" listesi sıralanıyor. Hadi ben de bu kamuflajdan yola çıkıp, "yalnız Kürtler mi kullanıldı?" diyeyim.
En başta dinciler kullanıldılar. TC, bir din devleti, başka bir deyişle "dini şeriat (kanun) devleti" olarak, dualarla doğdu. Dini Halife vardı. İşi bitene kadar, Hilafet kanunları, fetvalarla yürürlükteydi.
Yine işleri bitene kadar, İttihat ve Terakki’nin kalanları, terörünün istihbarat şefleri devletin kurucu kadrolarıydı. İttihatçıların dinci kesiminden Mehmet Akif’e İstiklal Marşını ısmarladılar. İttihatçı Türk ideoloğu Diyarbakırlı Ziya Gökalp eski postundaydı.
Ama kullanım süreleri bitince, onlar kenara atıldılar. Son İttihatçıların beyni ve eski Maliye Bakanı Cavit Bey ile irtibattaki kadroları darağacında ruhlarını teslim ettiler.
"Kullan ve at" bir devlet geleneği, bugünkülerin deyimiyle "devlette devamlılık esas"tı. Dönemin Türk solcularını da, Lenin’e şirinlik gösterip yardım aldılar. Nazım Hikmet, Vala Nureddin ve Şevket Süreyya Aydemir gibi gençler, bu dönemin kaynaşmışlığına örnek nitelğinde, Moskova’ya eğitime gönderildiler.
Kullanım süresi (miadı) bitince de, Kemalist olmalarına rağmen Türk solu avı başladı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarını, dönüşte Karadeniz'de boğdular.
"Diktatörlük yasalarıyla yürüyen Türk tipi demokrasi" olan çok partili dönemde, DP (Celal Bayar, Adnan Menderes) Kürdistanı "kullan ve at" kurnazlıklar sirkinde ilk keşfedendi. Kurşun ve yangın artıklarını milletvekili yaptılar.
Bu ikili daha sonra, "ölüm fermanı" çıkaracak, ancak uygulamaya ömürleri yetmeyecek, Demirel, "kullan ve at" geleneğini südürecekti.
Ancak, Ecevit "ne ezen, ne de ezilen, gerçek demokrasi" sloganıyla ortaya çıkınca, "Kürt oy deposu"nu ele geçirecek, Kürdistan ulusal başkaldırısı başlayana kadar tepe tepe kullanacaktı. Başkaldırı günlerinde ise bugün kendini Türk solcusu yerine koyan Kemalistlerin ağızlarından düşürmedikleri çarpıtmayla, "Kürt sorunu yok, feodal, ağa, burjuva ve Kürt aristokratların baskısı var" diyecekti.
Kürt oy deposunun başına, şimdi, bizlere din pazarlamakla meşgul Kemalist AKP musallat. Din, iman, cami avazeleri arasında, "kullan ve at" yollarında takla atıyor.
AKP, "devlette devam esastır" geleneğinin "kullan ve at" kurnazlığını, Fethullah Gülen teşkilatı, teşkilatın kumpanyaları (şirketler ormanı) ortaklaşa yürütüyordu. Gülenciler sevabına "sadaka” topluyor, fukara Kürt çocuklarını "onlara iyilik” tertibinden devşiriyor, iktidar çarkının başındaki AKP de, ihale dağılımı kırıntılarıyla, depodan oy çalıyor, "kullan ve at” sularını çoğaltıyordu.
Fakat, her "teşkilat” sonuçta, bütün iktidara talipti. Gülen kumpanyasının niyeti de, sonunda iktidarın bütün hoş meyvelerine kilitlenince, "sevabına hizmet” masalı havaya uçtu, "ortaklık (koalisyon) bozuldu. Aralarında savaş çıktı.
İki taraf da, şimdi yara, bere içinde "kullanıldım ve kenara atıldım" mağduriyeti oynuyor. Bir yandan da, kaset, disket, belge niteliğinde yerin derinliklerine gömdükleri kirlilikleri, çıkarıp çıkarıp imha bombaları niyetine birbirine savuruyor.
Ayıpları, iki yüzlülükleri havada uçuşuyor. Kullanıla gelenler, menfaat düğümlü, dünyalık paylaşım savaşı olan bu işlere ne der, onu bilmiyorum.