Dün Newroz’du. Kürtlerin özgürlük şenliğiydi. Irkçının yok dediği Kürdistan’da hava duru, berak zelaldi.Sabah güneşi, ufkun ardından al, yeşil, sarı, mor şavkıyarak patlıyordu.

Bugün Newroz ve bir travma yaşamış olan Kürdistan’ın tutumunu merak ediyordum. Bir haber ajansı, Kürdistan’ın Newroz şafağında, homurdayarak uykudan uyanan masal devini andırdığını haber veriyordu.

Sabahın erken saatlerinde Newroz alanları boş, sokaklar insansızdı.

Kürdistan, terör devletinin ağır ve uzun sürmüş bir darbesinden geçmiş, geçiyordu. Kürtlerin ülkesi bütünüyle terör kuşatması aldında, bölge bölge yarı yıkık, insanları ruh ve beden olarak yara-bere içindeydi.

 Acaba ilerleyen saatlerde, hareketlilik başlayabilir miydi?

Zamanın olgunlaşması için bilgisayar ekranında başka konularla ilgilenmeye başladım.

Güneş birkaç mızrak boyu yükselirken, Newroz haberlerine geri döndüm. Haber kanalları, Newroz alanlarına açılan sokak ve caddelerin hareketlendiğini, kalabalıkların, her an biraz daha yoğunlaştığını haber veriyordu.

Bu arada telefonum günün ilk sesini verdi. “Erken saatte kötü haberler içi, çalar telefonlar“ düşüncesinin ürkekliğiyle baktım ekrana. Kürdistan’ın, 1960‘lardaki büyük emektarlarından Dr. Yusuf, Azizoğlu ailesinden, gazeteci arkadaşım Kenan Azizoğlu’ydu. Sesi, sakindi.

“Kürtler başardı“ diyordu. “Newroz şenliğine, Suriye’deki IŞİD barbarlarının askeri ve yönetsel varlığına son veren zaferi eklediler.“

Kürtler, barbarlık afetine son vermişlerdi. İnsanlık için büyük bir zaferdi.

Recep Erdoğan için ise kara gündür. Kürtleri yok etmek için kullandığı IŞİD, Kürtlere av olmuştu. Şam’a gidip IŞİD’in zafer namazını kılma hayalleri de ebediyen kumlara gömülmüştü.

Oysa kara gömlekli, kara maskeli IŞİD’liler, Türk devletinin lojistik desteği ile İslam maskeli Faşizmin, Ortadoğu’daki korku efendisiydi. Toyotalara binip ilerlerken, Arap orduları silahlarını da bırakıp kaçıyor, şehirleri teslim ediyorlardı. Recep Erdoğan’ın müteahhitlerin desteği ile oluşturduğu dolar havuzdan geçinen Türk medyası, bu katiller sürüsü, tecavüzcüler, hırsızlar çetesini “yenilmez“ diye parlatıyordu. Türklerin yenilmezleri yok olmuştu.

Zaferleri de ağır başlılıkla karşılamayı bilen Kürtler, yenilmişlerin sırtına basan görgüsüzlerin durumuna düşmediler. Zafer naraları ata ata sokaklara çıkmadılar. Yeryüzünü saran bir belayı ortadan kaldırmayı, hayatlarında normal bir günde cereyan eden sıradan bir olgu olarak karşıladılar.

Ama Newroz coşkusu büyüktü. Çünkü kuzeyli Kürtler, beşinci yılına giren barbarca bir seferin ölümcül tahribatı altındaydı. Katledilenlerin mezar toprağı hala taze, şehirler yaralı, yarı yıkıktı. İnsan başına yıkılmış şehirlerin havası hala kann ve diri diri yakılmışların yanık eti kokuyordu.

Onbinlerce Kürt zindanlarda esir, küçük yerleşim  birimleri (köy ve kasabalar), gençlerden “xali“ (boş, tenha)...

 Gençlerin kimi zindanlarda, kimileri de firari...

Dağlar, kırlar kuşatma altında. Hayat izin dahlinde nefesleniyor.

Ve Kürtler, kendi küllerinden kendini yaratan efsanevi Anka kuşu, küllerinden kendini yeniden yaratıyordu her defasında. Yüz yıldır bu böyle. Düşmanları öldü, bittiler derken, onlar her defasında başlarını kaldırıp “işte buradayız" diyorlardı.

Bu döngü bir kere daha kendini tekrarladı. Türediler, cehennemi ortama bakarak, “bitirmek“ diye övünürken, Kürtler Newroz’da dil çıkarıp nanik yaparcasına, “biz halkız, ve işte buradayız“ diyerek alanlara aktılar.  Bu açıdan bütün Kürdistan silahsız, kansız bir başkaldırı alanı gibiydi.

Bu terör çarkına rağmen, düşmanlarını çatlatırcasına, son zamanların en coşkulu ve en lirik Newrozunu kutladılar.

Yalnız kuzey mi? Dört parça Kürdistan, ayaktaydı. Dünyaya karşı, vücut diliyle tek sesti:

“Ben buradayım. Güneşin altında herhangi bir toprak parçasının hırsızı, işgalci, yer kapmış yeryüzü göçmeni değil, kendi yurdumun taşı, toprağı kadar kadim yerlisiyim. Bana rağmen, bir yaşama biçiminin dayatılmasına asla!..“