Uygarlığın toplumu nasıl böldüğünü görmeden, yaşamı nasıl parçaladığını anlamadan sanat yapmak, gerçek toplumu ve toplumsallığı görmeden sanat yapmaktır. Parçayı hakikat görerek yapılacak sanat, yarım sanat olur. Yarım olan, hiçbir zaman bütün değildir ve gerçeğin tamamını ifadeye kavuşturmaz. Bu yarım zihniyetle yapılan sanat köleler, marabalar, işçiler kimin adına yapılırsa yapılsın hep yarımdır. Çünkü uygarlık oluşumu içinde bulunduğu kültürü eriterek, var olmaktadır. Kültürü öğüttüğü oranda yükselir. Kültür de buna tepki olarak içinde bulunduğu uygarlığı değişime zorlar. Uygarlık tarihi bunun somut kanıtlarıyla doludur. Kültür uygarlığa karşı direnmektedir. Sanat ancak bu kültürel direnişle birleştikçe kalıcılaşabilir. Aksi takdirde, sömürücü ve egemen politikaları meşrulaştıran, daha da kötüsü devletli yaşamın verdiği acılar karşısında toplumu uyutur bir pozisyona düşendir. Örneğin Türkiye'de sanatta kalıcı çalışmalar yapan Beyaz Türk çok azdır. Gerçek sanatı yapanlar, ya duygu yüklü ezilen halklardan birileridir ya da özüne yabancılaşmamış Türkmen köylüleridir.
Günümüzde sanat ve iktidar ilişkisini çözmek de çok önemlidir. Özü itibarıyla sanat ile iktidar birbirlerine tezat bir anlam ve yapıya sahip olsalar da, günümüzde iktidarın her yere sızması, ekonomik sömürü ve güç itibarıyla hem maddi hem de manevi alanda bir egemenlik yaratması söz konusudur. Eğer alternatif bir yaşamı yaratamamışsa, bu egemenlik içinde kalan sanat, hem ideoloji hem de mal satımında kapitalist moderniteye hizmet etmekten kendini alıkoyamaz. İktidarın en yoğun haliyle yaşandığı toplumlarda özgürlük de uzak bir olgudur. Tersi anlamda, iktidarı beslemeyen, ondan uzak duran sanat özgürlüğü besleyen sanattır. Sadece ondan uzak durmak da yetmez, o egemenliğe karşı toplumu savunmak, egemenliğin insan beyninde yarattığı sömürgeci duvarları yıkmakla da sorumludur.
Kürdistan ve Anadolu'da halklar üzerinde kurulu iktidarı çözümlemek, kültürler üzerindeki baskıyı kaldırmak, diğer yerlerdekine oranla bir farkı da bağrında taşır. Diğer birçok klasik sömürgecilikte kültürel serbestlik vardır. Oryantalist sömürgecilik, Ortadoğu'da dil ve kültürü katletmiş, paramparça etmiştir. Toplumsallığı darbelemiştir. Müziğe, edebiyata, tiyatroya kendi dil ve kültüründe izin yoktur. Egemen kültür ve dil dışında her şey yasaktır. Filistin'de, Afrika ülkelerinde vb. yerlerde işgal altında olan topraklarda hiç bir zaman bu kadar ağır baskı ve ideolojik işkenceler olmamıştır. Bu gerçek ışığında Anadolu ve Mezopotamya'da sanat yapacak insan kesinlikle toplumsal bir bütünlüğe kendini kavuşturmalı ve sanatı kültürden bağımsız ele almamalıdır. Zaten coğrafyamızda yaşayan sanatçıların temel sorunu kültürsüz, kültürü öğütülmüş sanat yapmalarıdır. Anlamlı bir sanat ancak komple bir kişilikle, kültürel, siyasal, sosyal vb. bir yaklaşımla daha mümkün ve güçlü olacaktır. Bu olmazsa var olan iktidar yaklaşımı aşılamayacağı gibi, var olan egemen sistemin dışında bir yaşam da kolay kolay yaşanamaz. Toptan kaybetmiş bir toplumun sanatı komple bir kişilikle yaratılabilir. Sanat ve siyaset aynı değildir ama ayrı da değildir. Sanat ve savaş aynı değildir ama ayrı da değildir. Bu yaklaşımımızı tüm toplumsal mücadele alanlarına uyarlayabiliriz. Birbirini etkileyen, tetikleyen bir güçlenme söz konusu olur. Siyaset sanatın önünü kapatır yanılgısı aşılarak, tam tersine demokratik siyasetin sanatın önünü açtığı bilincine ulaşılmalıdır. Devrim ve devrimcilik, demokrasi ve özgürlük mücadelesi sanatın gerçek havzası ve vahasıdır.
Bu çerçevede belirtebiliriz ki, demokratik yönetimlerin olduğu yerde ve demokratik yönetimlerle beraber yürüyen sanatta büyük gelişme olur. Bu sanat, sömürgeci ve egemen anlayışa da karşıdır. Öz itibarıyla katliama karşıdır. Eğer buna yok öyle değil deniyorsa, burada bir sömürgeci etkiden, parçalanmış bir kişilikten bahsetmek mümkündür. Orada bir efendi-köle, ağa-maraba ve işçi-patron ilişkisi vardır.

EKİN KIZILIRMAK