Ayşe Şan'ı ilk defa 1992 yılında köyden Konya'ya bir kamyon terkisinde göçtüğümüzde, yerleştiğimiz apartmanda bizden önce göçmüş olan komşumuz ve aynı zamanda akrabamız, Rahime ablam sayesinde tanıyacaktım.
Rahime ablam üç çocuk sahibi, eşi Avrupa'da olan genç bir Orta Anadolulu Kürt kadınıydı. Diğer bütün Orta Anadolu Kürt kadınlarıyla aynı kaderi paylaşıyordu. Deyim yerindeyse önce devlet tarafından, sonra da eşleri tarafından sürgün edilmiş ve yalnızlığa terk edilmiş bir çok kadından yalnızca biriydi. Rahime ablam, dertlendiği zaman sigara ve kaçak çay eşliğinde Ayşe Şan ve Kürt Remzi dinlerdi. Öyle bir dinlerdi ki, bütün apartman sakinlerine de dinlettirirdi.

Sürgün sürgünü bulmaz mı? 

Nasıl tanımıştı nasıl sevmişti Ayşe Şan'ı bilmiyorum ama, bir insan ancak bu kadar güzel sevebilirdi birisini. O, Ayşe Şan dinlediğinde sanki her seferinde mahalleden bir seyyar kaset satıcısı geçerdi. Her öğle arası okuldan eve döndüğümde Ayşe Şan'ın o hüzünlü sesi karşılardı beni. Kendi kendime Rahime Ablam yine dertlenmiş, derdim. Belki de eşini en çok hatırladığı ve özlediği zamanlarda bu dertli kilamlara sığınırdı, derdini demlerdi sürgün yemiş Kürt kadın stranbêjinin ezgileri eşliğinde.
Rahime Ablam'ın kaynanası Xanê Nene Karaköseliydi… Anlattığına göre Zîlan Katliamı'nı birebir yaşamış ve hayatın kendisine acı çektirdiği bir kadındı. Çocukluğuna Zîlan Kıyamı travması damgasını vurmuş, genç kız olup evlenince de eşi kanserden ölmüş ve onu üç çocuğuyla birlikte yapayalnız bırakmıştı. Xanê Nene, Kürdistan'daki devlet terörüne daha fazla dayanamayıp 1950’lerde kaçıp Konya'ya yerleştiğinde şans eseri o yıllarda annemin dayısı Hüseyin amcanın da eşi vefat edince Xanê Nene'yle evleniyor ve onun çocuklarını nüfusuna alıp, bakıp büyütüyor.
Orta Anadolu Kürtleri olarak Kürdistan’ın dağlık coğrafyasından Konya’nın bozkırına uzanan hikayelerimiz vardır. O hikayelerde acılar, sürgünler, yüzü hep Kürdistan’a dönük bir halk, mücadeleci bir gençlik, yitmemiş bir kültür, güneşten beslenen çocuklar, esmer kızlar ve yiğit delikanlılar vardır.
İşte bu yüzdendir Rahime ablam Kürt Remzi (Orta Anadolu’nun belgesel anlamda ilk geleneksel Kürt sanatçısı) ve Eyşena Elî’yi bir arada dinler.   
 
Hem Kürt hem de kadın olmak bir yenilgi miydi?

Velhasıl öyleydi…
Eyşana Kurd, Eyşe Xan, Eyşana Elî isimlerini de kullanan değerli sanatçı, dengbêj bir babanın kızı olarak dünyaya gelmiş ve babasından aldığı bu acılı geleneği devam ettirmiştir.
Acılıdır, çünkü stranlarda hep uzayıp giden bir tını, bir ezgi, hüzünlü bir hava, kimi zaman bir ayrılık hikayesi vardır. Gelenekseldir, çünkü kültürü geleceğe aktarıp gelenekselliğin her daim taze kalmasına katkıda bulunur, destanları, kahramanlık hikayelerini, bir yiğidin bir güzele olan aşkını sözlü bir şekilde kuşaktan kuşağa bırakır.
Bir nevi sözlü halk edebiyatıdır dengbêjlik. Dengbêjliği terim olarak farklı bir dile çevirdiğimizde hikaye söyleyiciler (aktarıcılar, anlatıcılar) olarak geçmektedir. Yani çoğu zaman bir geleneği sözlü bir şekilde aktarmak olmuştur dengbêjlik.
Fakat toplumsal tabular, din ve erkek egemenlikli zihniyet dengbêj geleneğini kadınlara uygun bulmuyor ve hoş karşılamıyordu. Hayata zaten 2-0 yenik doğmuş olan Şan, Diyarbakır’ı terk edip Antep’e yerleştiğinde bu sefer de kadın olmanın dışında başka bir engelle yüzyüze kalmıştı, yasaklı olan anadilinde kilamlarını dillendiremeyecekti. Bu yüzden de belli bir süre Türkçe müzik yapmak zorunda kalacaktı.

Kötü şeyler hep iyiliklere mi kadirdir? Belki de…

Yanlızlık ve baskı Ayşe Şan’ın hayatına damgasını vuran iki olumsuz ve manasız durum olmuştur. Aile ve devlet baskısı ve yalnızlaştırılma politikaları, Ayşe Şan'ın yolunu önce Almanya’ya düşürür. Burada hayat 18 aylık kızı Şahnaz’ı elinden alınca duygusal bir yıkım yaşar. Bu da Qeder’ê (Kader) adlı dillere destan parçasının doğmasına sebep olur. Sonra ortam biraz durulunca, tekrar İstanbul’a döner fakat kendisine yönelik baskı ve tehditler devam eder. Bu da Ayşe Şan’ın bu kez de çocukları tarafından yalnız bırakılmasına sebep olur. Bu sefer de yönünü Bağdat'a verir. Bağdat'ın Sesi Radyosu'nda sesini duyurmaya başlar, ünü Hewlêr’e kadar uzanınca, bu kentte konserler verir. Böylece buradaki birçok yerel sanatçının da gözdesi haline gelir. Öyle ki Ayşe Şan’ın hayatından etkilenen sanatçı M. Arîf Cizrawî "Le Le Waye', Eyşane le waye, çav biçuke le waye …" gibi Ayşe Şan’a olan aşkını dile getiren şarkılar seslendirir. Öyle bir feodal baskıya maruz kalır ki, hayatının en anlamlı yıllarını geçirdiği ve çok sevdiğini her zaman dile getirdiği memleketi Amed'e bir daha dönemez. Ölümünden önce kendisini son kez görmek isteyen annesini bile akrabaları izin vermediği için göremeyecektir. 'Dayikê' şarkısı da böylece yazılır.
Bu kadarı güzel ve yiğit bir kadın için çok değil midir ?
Tabii ki çoktu, dengbêj erkekler divanına taht kurmak her kadının harcı değildi. Ayşe Şan bunu başardı ve bütün bu acıları çekerek yiğitlik mertebesine taht kurdu.
Kadın dengbêjlerin utancını aldı, boyunlarını eğmeden kilamlarını söylemelerine sebep oldu, yol oldu. Bu yolda kanser oldu…
18 Aralık 1996’da aramızdan ayrıldı, sesini alıp gitti…
18 Aralık 1996 çok uzak bir tarih değil oysa ki kaçımız hatırlıyoruz ve hatırlatıyoruz?

Gülşen UÇAR