Bütün dinlerin ortaya çıkışı, tarihsel-toplumsal inşa süreçlerinde yaşam sorunlarına, temel zihniyet ve ahlak ihtiyaçlarına cevap niteliğindedir. İnanç, inançla bağlantılı vicdan, ahlak ve adalet toplumsal aklın ve kimliğin bilimden daha derin ve daha köklü damarını oluşturmaktadır. Bu kadar evrenselliğe kapı aralaması, insan ruh ve maneviyatına bu denli cevap oluşturması kaynağını buradan almaktadır. Hepsi de zulme, çöküntüye, karanlığa, cehalete karşı bir çağrı, bir müjde, birlik ve barış çıkışı ve umudu niteliğindedir.

Maddi uygarlığın giderek toplumsallığı ve insanlık değerlerini, kültürel yapıları, dilleri tüketen, doğayı felaketlere sürükleyen, kardeşi kardeşe yabancılaştıran, halkları birbiriyle karşı karşıya getiren ve birbirine kırdırtan karakteri karşısında insanlığın dinsel eğilimlere mehil etmesi boşuna değildir. Bunun özünde demokratik bir yaşam arayışı ve özlemi olduğu kesin.
İslamiyetin kültürel ve manevi olarak hala bu kadar yayılma potansiyelini göstermesi; toplumsal-demokratik özünün gücünden kaynaklıdır. Bütün iktidarcı-devletçi yapıların İslamiyeti kendi egemenliği için bir meşruiyet zemini haline getirmesine karşın; özellikle Ortadoğu halklarında derin bir kültür ve yaşam geleneği olarak daha derin bir anlam ve güce sahiptir. Komünal-toplumcu yapısıyla İslamiyet, halkları etnik, dil-kültür farklılıklarına karşın en esnek bütünleştirici bir zemin oluşturmuştur. Yeri geldiğinde –din örtülü işgal ve fetih savaşı niteliğindeki- Haçlı seferlerine karşı bütün Ortadoğu coğrafyasını kapsayan bir direniş ve özsavunma perspektifini ortaya çıkarmıştır. Bu anlamda anti-kapitalist, demokratik, barışçıl özü İslamiyeti büyük bir direniş potansiyeli haline de getirmektedir.  
Kapitalizmin İslamiyeti –ılımlı-liberal veya radikal adı altında sapkın versiyonlarıyla- kullanma çabası Ortadoğu halklarına karşı kapsamlı bir ideolojik-politik ve ekonomik operasyondur. El-Kaide, El-Nusra, İŞİD, Taliban gibi çeteci-katliamcı güçlerin bu çerçevede kullanılması Ortadoğu halklarını kaosa sürüklemek, parçalamak ve birbiriyle savaştırarak kapitalist hegemonyanın bütün düzenlerine mahkum etmeyi ve teslim almayı hedeflemektedir.
Gelinen aşamada İslamiyetin özünün tarihsel-toplumsal gerçekliği içerisinde günümüz dünyasında güncellenerek mevcut sorunların çözümünde önemli bir rol oynayacağı açıktır. Bu anlamda da İslamiyet tarihsel bir kavşakta bulunmaktadır. Ya kendi özüne denk bir reform ile demokratik toplumcu niteliğiyle güncelleştirilecek, ya da kapitalist hegemonya ve statükocu güçlerin elinde bir iktidar kılıcı haline gelecektir. Ortadoğunun aydınlık mı, yoksa karanlık bir geleceğe mi yol alacağı kesinlikle bu konuda yürütülecek doğru çalışmalara ve çabalara bağlı olacaktır.
Böylesi bir süreçte Demokratik İslam Konferansı’nın gerçekleştirilmesi bu anlamda tarihi bir adım olmaktadır. Yarattığı etki ve espiri demokratikleşmenin en kapsamlı mücadele ve gelişim alanını kendisiyle birlikte ortaya çıkarmıştır. Bunun hızla en geniş bir şekilde bir tartışma,  buluşma ve ortaklaşma zeminini yaratacağı ortadadır. Ümmetin doğru ve yeniden tanımlanmasından, Medine Sözleşmesinin güncellenmesini ifade eden demokratik birlik tartışmalarına kadar ele alınan konular ve sonuç bildirgesi bu konuda önemli açılımların yaşanacağını göstermektedir. Bütün Ortadoğu halkları için hayırlı ve heyecan verici bir çalışma olduğu kesin.