Felsefenin de temel konusu olan “Tanrı” kavramı toplumsal gerçeklikten kopuk bir zeminde tartışılmaktadır. Oysa felsefeyle sosyoloji diyalektik bağ kadar iki zıt ilişki içindeler. Toplum, zamanın herhangi bir anında hem geçmişin ve hem de geleceğin izlerini içinde taşır. Bu açıdan bakıldığında toplum gerçekliğin gerisinde ve eksiktir. Felsefe ise her zaman gerçekliğin bir adım ötesinde ve mükemmel bir çizgide seyreder. Burada da anlaşıldığı üzere felsefik anlamda Tanrı’nın yokluğunun kanıtlanması, sosyolojik anlamda da Tanrı’nın yokluğu anlamına gelmiyor.
Salt felsefeyle bu da bilime dayalı bir çözümleme de yetersiz kalacaktır. Tüm bir evrenin hareketi nasıl ki, küçücük bir organizmanın varlığında bile yansıyorsa, insanlığın “ruhu” diyebileceğimiz toplumsal-kültürel gelişimde yansımasını din olgusunda bulmaktadır. Tanır ve din olgusu ne toplumsal gerçeklikten idealizmle ne de kaba materyalist bir yaklaşıma düşmeden incelemek gerekiyor.
Tüm toplumsal olgularda olduğu gibi din olgusunun bütün yönleriyle açığa çıkarılıp anlaşılmasında da sosyoloji önemli veriler sunmaktadır. Sosyolojinin konusu toplum olduğuna göre, en güçlü toplumsal yaratım olan din olgusunu da bu zeminde aramak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Sosyo-psikolojik neden

Günümüz insanının atası olarak kabul edilen insansı maymunlar milyonlarca yıl Tanrısız yaşadılar. Tanrılı insanın tarihi 50 ile 100 bin yıl arasındadır. Bu da insanın toplumsallaşma süreciyle başlar. Biyolojik evrimin primat düzeyindeki hayvansı yaşamı için Tanrı ya da din gerekmediği gibi bu iki olgunun oluşması da imkansızdır. Canlı varlık olarak insan sadece doğanın bir parçası konumundadır. Doğayla var olan ilişkisi de öznel değil zorunlu ve nesneldir.
İnsanın, evrende var olduğunun farkına varması ve yaşama bilinçli yönelişi düşünce gücünü gelişmesiyle olur. Artık o, doğanın bir parçası olmaz kadar, şeylerin görünen boyutuyla görünmeyen bir özne-varlıktır da. Bir bitkinin topraktan filizlenip doğuşunu seyrederken, o olağanüstü doğuşu gerçekleştiren gücü merak etmektedir. Merakı ilgi, bilinçsizliğin verdiği korku ve tüm karmaşıklığına rağmen evrenin kusursuz işleyişi böylelikle “ilk insan”, “bilme” eylemine yöneltir. Zaten kavrayamadığı toprağı ve doğal bir çevre içinde bulunan insan, o’nu tanınır ve anlaşılır kılmadan yaşamını da sürdüremezdi. İnsanın, evrenin ve kendisinin varoluş nedenini arayışı Tanrı ve din fikrine ulaşmasıyla büyük oranda açıklık kazanır. Artık o’nun evrendeki varlığı nedensiz değil, bir amaç içindir. Böylelikle doğayı örten belirsizlik ferdesi de büyük oranda aralanmış oluyor.

Din ve Tanrıların doğuşu

Bilimsel yapının sınırlılığı, hem de içinde bulunulan maddi koşulların tek düzeliği evrensel bir din ve Tanrı sistemine ulaşmak için yetersizdi. Düşünüş tarzı da daha çok sezgisel ve analojikti. Nesnel olandan kopup soyut ve kavramlara dayalı düşünmek için ise zaman henüz erkendi. Dolayısıyla var olan bu zihinsel ve teknik yetersizlik manevi dünyanın da karakterini belirleyecekti. İlk Tanrıların ve bunlara dayalı geliştirilen dinsel inançların somut nesne ve varlıklarla simgeleştirilmesi tümüyle bu sosyo-ekonomik yaşam tarzına bağlı olarak şekilleniyor.
Bu çerçevede dinlerin evrimsel gelişimini ve tarihçesini kısaca özetlersek:
Büyü: Tam olarak bir din denmese de dinsel nüveler içermesi bakımından düşünüşün bir ön aşaması niteliğindedir. Asıl işlevi doğa ve toplum olayları arkasındaki insan-ötesi gücün eylemlerini etkilemeye çalışmaktır. Bir din sistemine dayanmadığı gibi, sosyolojik açıdan klan toplumunun yönetim ve üretim ihtiyacında doğmuştur. Beklenmedik bir doğa felaketinin çeşitli mistik ritüellerle önceden engellenmesi, hastalıkların iyileştirilmesi, avın iyi gitmesi gibi toplumsal ve doğadan kaynaklı sorunların çözümü için geliştirilmiştir.
Buradan seçilen yöntemin metafizik bir gücün varlığına dayandırılması bu inancın toplumsal işlevini değiştirmez. Bu yönüyle büyü daha emekleme döneminde olan insan için bir anlam ve amaç oluşturma rolü oynamıştır.
Animizm: İnsan doğanın hayvansı bir parçası iken bir veri oluşturamazdı. Yine yeni fikirler edinmesine katkı sunacak kültürel bir birikim ve tarihe de sahip değildi. Günümüz insanı yaklaşık 15 bin yıllık bir kültürel mirasa sahiptir. Bu zengin birikimin sağladığı düşünce gücüyle uzayı fethetmesi bir “Tanrı“ yaratılmasından daha kolaydır. Oysa ilk insanlar için geçmiş ile gelecek arasındaki geniş spektrum belirsizliklerle doluydu. Yüzyıllarca süren bir yaşam deneyiminden sonra evreni ve yaşamı “Yöneten”in “ruhu” olduğu inancının (düşüncesinin) yaratılması büyük bir keşifti.
Yaşamı var eden ruh olduğuna göre, evrendeki sonsuz değişim ve hareketliliğin de canlılıkla izah edilmesi kadar doğal bir çıkarım olamazdı. Bir çocuğun doğması, bir ağacın filizlenip meyve vermesi, gök gürültüsü kısacası her şey hareket halindeydi. Doğada hiçbir şey bu hareketliliğin-cancılığın-dışında değildi. Evrendeki tüm hayata gelişlerin ve yok oluşların temel yasası ve belirleyeni ruhtu. Buna ilk insanın diyalektiği demek de mümkün.
Totemcilik: İlk insan evrenin kökeni kadar kendi klanının etnolojik kökenini de merak ediyordu. Klan yaşamının sürekliliği için bir kökene ve bu kökene dayandırılacak ideolojik bir kimliğe ihtiyaç vardı. Her klan-kabile toplumsal ihtiyaç yoğunluğuna bağlı olarak ilişkide bulunduğu doğal çevreyle zamanla bir kutsallık ilişkisini geliştirdi. Klanın yaşamını dayandırdığı bitki, hayvan ya da nesnelerin klan örgütlenmesinin alt-yapısın oluşturduğuna göre bunun üst yapıda bir inanç sistemine dönüşmesi hem bir gereklilik, hem de doğal bir sonuçtu.
Zaten ilkel anlamda da olsa toplumsallığa doğru ilerleyiş bir yönüyle de doğadan (kendiliğinden) bir kopuş anlamına gelmektedir. Ata ve ya köken olarak görülen bitki ya da hayvanların yüklenen “mana” çerçevesinde “tabu” (yasak) sayılmaları toplumsal bir düzen kurmanın gerekliliğiyle bağlantılıdır. Her klanın Totem olarak benimsediği bitki ya da hayvanın farklılık göstermesi bu toplumsal gerçekliği değiştirmez. Farklılık, maddi sistem ve ideolojik kimlik ihtiyacının temel alınmamasından değil, yaşanılan coğrafyanın özgünlüğünden kaynaklanmaktadır. Yani bir klanın aslanı totem seçmesi bir başka klanın da bir ağacı totem olarak seçmesinin toplumsal işlevi aynıdır.
Totemik inanç sistemi her ne kadar somut varlıklarla özdeşleştirilse de bu sadece biçimsel bir kimlik anlamına gelmektedir. Gerçekte ise tam bir “kimliksiz”liği ifade etmektedir. Kutsal sayılan ve tapınılan nesnenin kendisi değil, onda vücut bulduğuna inanılan manadır. Mana ise, soyut ama tüm doğa ve toplum olaylarına hükmeden doğaüstü bir güç olarak tanımlanıyor.
Fetişizm: İnsan ilk ve en temel çelişkisini doğayla yaşamıştır. Doğanın ürküten gizemi onu tedbir almaya ve çeşitli tapınma biçimlerini geliştirmeye itmiştir. Fetişizm, korkunun bilince ve cesarete dönüştürülmesi ihtiyacından türemiştir. Taşıyana uğur getirdiğine inanılan bu inanç, bazı nesnelere doğaüstü bir güç yüklemeye dayanır. İlk çağ insanları ava giderken ya da toprağa ilk çapayı vururken yanlarında büyülü olduğunu inanılan bir nesnenin bulunması herhalde büyük bir güç kaynağıydı.

Din ve insan
İnsan biyolojik bir varlık olmanın ötesinde kültürel ve sosyal bir varlık ise, onu düşüncesinden ve düşüncesinin en önemli yaratımlarından olan din ve Tanrı olgusundan soyut ele almak büyük bir yanılsama olacaktır. Günümüzde bile, inanç ve davranışlarımız büyük oranda ilkel atalarımızın yarattığı bu eşsiz yaratımın izdüşümlerinin taşımaktadır. İnsan olma serüvenimizde bize nitel bir sıçrama sağlatan din ve tanrı olgusunu bütün ayrıntılarıyla çözümlemeden bilimi de gerektiği gibi anlayıp kullanamayacağımız açıktır.
Bilimsel ve felsefik olarak günümüz açısından tanrının ve dinin “gereksiz”liğini kanıtlamak zor değil. Fakat şu da bir gerçek ki, başlangıç için insanda din ve tanrı olmadan kendini var edemezdi. Doğayla çepeçevre sarılmış insanın tek başına madde halindeki us ile hiçbir gelişme yaratamayacağı ortadadır. Doğayla ilişkilenme sonucu us’un maddi çevreyi metafizik bir gücün yaratımı olarak da olsa yorumlayıp bir inanç sistemi yaratması tarif edilemeyecek düzeyde bir güç kaynağıdır.
Tabii, Din-Tanrı-İnsan ilişkisini ve bu ilişkinin özgürleştirici yönünü yaşanılan çağın bütünselliğinde değerlendirmek gerekiyor. Us’un fark edip ama çözemediği çelişkiler “tanrı” fikrinin oluşturulmasıyla çözümleniyor. İlk insanların çevresine ve kendilerine yönelttikleri sorular büyük bir sorunsal, içeriyor. Ben neyim? Çevremdeki dünya nedir? Bu evrenin anlamı nedir? En önemlisi de benim ve benim gibi ölümlülerin denetimi dışında olan “şeyin” niteliği nedir” Yine çevremde gördüğüm bütün değişme ve çöküşlere karşı hiç değişmeden süregelen değişmez bir “şey” ya da “biri” yok mudur?
Eğer bu sorular ve bu soruların sonucu ulaşılan tanrı olgusu olmasaydı belki bilim, felsefe ve diyalektiğin insanı da olmayacaktı. Dolayısıyla insanın tanır olgusunu yaratması sadece kendi korkularına, doğa karşısındaki güçsüzlüğüne ve bilinçsizliğine bir cevap aramasına bağlanamaz. İnsan kendini aşan bir inanç sistemini oluştururken aslında ileriye dönük ütopyasını tasvir ediyordu. Tüm inanç ve tapınma biçimleri özünde özgürleşmek isteyen insanın birer yöntemiydi. Kısacası insan, tanrı ve din olgusunu var ederek kendini yeni bir aşamaya taşıdı.

Tanrı ve toplum
İnsanın toplumsallığa geçişi sadece doğa karşısındaki güçsüzlükle ve buna bağlı olarak maddi ihtiyaçlarının giderilmesiyle çözümlenemeyecek kadar karmaşık ve derindir. İnsanın toplumsallığa geçişi nesnel bir gelişme olduğu kadar öznel bir yaratımdır da. Bu bitki ve hayvanların evcilleştirilmesiyle ne yaşam, ne de toplumsal varlık sürdürülemez. Toplum ekonomik bir olgu olmakla birlikte ideolojik bir olgudur da. Bu ikisinin varlığı, birlikteliği ve sürekliliği toplumsal gelişme için zorunludur.
Her şeyden önce maddi üretimin zorluklarına katlanmak için sosyal bir neden bulmak gerekiyor. Dinin en önemli işlevlerinden biri bu olmakla birlikte, diğer bir işlevi de toplumsal bir aradalığı sağlamaktır. Tıpkı ekonomi gibi toplumsal bir yaratım olan ideolojide yalnız bu özelliğiyle sınırlı kalmaz. Ekonomiyle karşılıklı bir etkileşim içindedir. Salt nesneliğe ve teknik üretime dayanan toplumsal bir düzen, mekanik bir ilişkilenmeyi aşamayacaktır. İnsanlık, hayvanları evcilleştirerek toplumsallaşmanın alt yapısını oluşturdu. Ancak toplumsallığın ideolojik kimlik ifadesi olan mitolojik inanış ve tanrısal yaratımlar olmasaydı, toplumun kendini yenileyip süreklileştirmesi de imkansız olurdu.
Tarih boyunca oluşturulan tüm dinsel inanış ve tanrı tasarımları bu toplumsal gerçeklikle yakından bağlantılıdır. Eğer toplumun din olarak benimsediği manevi değerler sistemi maddi gelişimle çelişki içindeyse ya değiştirilmek ya da aşılmakla yüz yüze kalır. Ekonomik ve toplumsal gelişme yaratmayan hiçbir din ve tanrısal tasarım bu toplumsal yasanın derinliklerinden bitip gitmekten kendini kurtaramaz. Tarihte birçok klan, kabile, halk ve uygarlığın tanrılarıyla birlikte yok olup gitmesi bu gerçekliğin sonucudur.

Tanrı-din ve evren

Her inanç sistemi aynı zamanda kendi kozmogonisini de yaratır. Örneğin, Sümer-Mısır kozmogonisinin tanımladığı evren anlayışıyla bilimin tanımladığı evren anlayışı arasında çok büyük bir fark olsa da temel öz ve arayış evreni anlamaya yöneliktir. Bu arayış ilk insandan günümüz insanına kadar hala da devam eden bir arayıştır.
Daha birkaç yüzyıl öncesine kadar evrenin varlığı yaşadığımız gezgenle sınırlı tutuluyordu. Kopernik, Galileo ve Bruno gezegenimizin sırrını büyük oranda çözdüler. 21. yüzyılın uzay teknolojisi gezegenimizin evrenin sonsuzluğunda sadece bir atom büyüklüğünde bir yer işgal etiğini kanıtladı. Bugün yaşadığımız dünyanın dışında yüz binlerce galaksi ve bu galaksilerde milyonlarca yıldızın olduğunu biliyoruz. Bu bilim düzeyi bile ancak evrene ilişkin (Big Bang gibi) oluşturabilmiş ve bu bağlamda yalnızca evrenin yüzeyini bilinir kılabilmiştir. Varılan aşama mitolojik bilme düzeyiyle kıyaslandığında büyük bir gelişmedir.
Ama buna rağmen ilk çağ insanının mitoloji ve teknolojiyle aradığı gerçekliğin cevabı henüz tam bulunmuş değil. Evren binlerce yıl sonra bile hala birçok yönüyle gizemini korumaktadır. Bu gizem, ilk insanlar için daha da karmaşık ve belirsizliklerle doluydu. Bununla birlikte kendilerinin dışında var olan evrenin kusursuz işleyişi netleştirilmesi gereken başka bir çelişkiydi. Geceyle gündüzün, sıcakla soğuğun, aydınlık ile karanlığın, yaşam ile ölümün kusursuz düzenliliği gerçektende hayranlık uyandırıcıydı. Buna bir açıklama getirilmeden insanın evrende bir yer edinmesi de zordu.
Evrenin oluşumuna ve yine insanın evrenle ilişkisine açıklık getiren bir kozmogoninin (evrendoğumun) yaratılması toplumsal yaşam için gerekliydi. Sümer uygarlığı da dahi olmak üzere tüm uygarlık sistemlerinin bir din ve yaratılış mitosuna dayanmaları varoluşun bütünselliğini ifade eder. Daha doğrusu bir “ilk neden” yaratılmazsa, o’nun bir yansıması olarak kabul edilen insan ve toplumun varlığında anlamsızlaşırdı. Kaldı ki, bilim ilk çağ insanının evreni anlama arayışını değil, bu arayışların temellendirdikleri düşünüş tarzını eleştirip düzeltmektedir. Zaten evreni yok sayarsak evrim teorisinin ya da diyalektiğin bir anlamı kalır mı? Zaten kültür dediğimiz şey de fizik doğanın soyut tanımlanması ve yeniden inşa edilmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla evrenin iç yasallarının yetersiz de olsa mitolojik tasarıma dayalı bir din ve tanrı olgusuyla açıklığa kavuşturulması, bugün için anlamsız görünse de tarihin başlangıcı için olmazsa olmaz niteliğindedir.

Ruh-madde ilişkisi

İnsan hem fizik varlığı hem de toplumsal bilinç bakımından maddenin bir yansıması olsa da, maddeyi estetize edip ona ikinci bir kültürel doğa yaratma özelliği veren din olgusu etrafında gelişen düşünsel-kültürel sistem olmasaydı, büyük bir olasılıkla uygarlık olarak betimlediğimiz değerlerin hiçbiri de olmayacaktır. Ya da tarihsel toplumsal gelişme bugünkünden çok farklı olurdu. Çünkü maddeye sosyal bir anlam yükleyen ruhsal ve düşünsel etkileşimdir.
Madde olarak taşın tapınağa: maddenin kılıca, çapaya, çömleğe: bitkinin yaşama, aşka ve berekete dönüşmesi ruhsal-düşünsel etkileşim olmasaydı gerçekleşebilir miydi? O zaman idealist yaklaşımı bir kenara bırakarak şöyle demek gerekiyor; din ve tanrı olguları maddenin düşünce, sevgi, duygu ve insanı boyutunun bir sonucudur. İşte pozitivizmin bilim adına yok ettiği de maddenin bu ahlaki ve insani boyutu olmaktadır. Bunu böyle görmek ve algılamak daha doğru bir yaklaşım olabilir.

Din-Tanrı ve iktidar ilişkisi

Neolitik toplumun eşitlikçi döneminde dinsel inanışlar, iktidar ve sömürü ilişkisinin ötesinde ortak üretimi ve eşit paylaşımı sağlayan birer ideolojik kimlik rolündeydiler. Şehir devriminin yeni siyasal ve toplumsal örgütü olarak doğan devlet kendi ideolojik sistemini yaratmak zorundaydı. Tanrı ve dinin dışında toplumsal çelişkilerin bir ürünü olan devlet mutlak hakimiyetini din ve tanrı olmadan gerçekleştiremezdi. Devletin dayandığı sınıfsal düzenin ve dinle yöneten kralın “İlahi” yönünün sürekli vurgulanması çelişkinin insansal boyutunu gizlemeye yöneliktir. İlk devletlerin en değişmez özelliği kutsallık statüsüdür. Merkezileşmiş bir devlet için bu zorunludur da. Rahiplerin yaratımı olan mitolojilerin işlevi ise bu devlet düzeninin ilahiliğini topluma benimsetmektir.
İlk köleci devletlerden kapitalist devlet biçimlerine kadar tüm iktidarlar öncelikle teolojik bir temeli esas aldılar. Devletin tüm vahşeti de bu teolojik örtünün altında yürütüldü. Sümerler köleciliği göksel düzenin değişmez bir yasası ve yansıması olarak mitolojik yoruma tabi tutarken, Katolik kilisesi ortaçağ monarşisinin koruyucu merkezi oldu. İslam’da da iktidarın kaynağı tanrısaldır. Yönetici de o tanırsal iradenin yeryüzündeki temsilcisi sayılmaktadır.
Kısacası tarih boyunca iktidara sihirsel ve ilahi bir rol atfetmek için yapılmayan şey kalmadı. Birçok dinsel ibadet ve ritüelin altında da devletin ilahiliği ve sonsuzluğu vardır. Siyasetin laikleşmesi de daha yenidir 400-500 yıllık bir geçmişe sahiptir. Aslında bu da gerçekliği yansıtmamaktadır. Köklü bir din ve iktidar çözümlemesi yerine din-iktidar ilişkisi politize edilmektedir. İktidarın dinden kopuşu görecelidir. Yaşanan iktidar pratiği de bunu doğrulamaktadır.

Varlığı sürdürmenin nedeni

Tanrı ve din olgusunun insanın en büyük toplumsal yönetimleri olduğu şüphe götürmez bir gerçekliktir. Ancak bundan hareketle tanrı ve dinin basite indirgenmesi ya da kaba inkarı aynı zamanda insansal varlığın da inkarı anlamına gelir. Evrim teorisi insanın biyolojik gelişimini açıklayabilir. Ancak biyolojik farklılık (tüm canlıların bir evrim süreci var) insanlaşmak için yeterli olmadığı gibi, varlığını sürdürmesinin de en temel nedeni değildir. Tarihte tanrı (ideoloji) siz birçok toplumun yok oluşu, yine günümüzde hız kazanan depresyon, intihar vb. psikolojik sorunlar din ve tanrı olgusunun hayatı anlamlı kılmada nasıl önemli bir rol oynadığını göstermektedir.
Kuşkusuz toplumsal bir varlık olarak insan olmasaydı din ve tanrı fenomenleri de olmayacaktı. Ama şu da bir gerçek ki tanrı ve din fenomenleri olmasaydı. İnsan: biyolojik evriminin bir aşamasında doğadaki herhangi bir canlı gibi kalacaktı. Bu iki olgunun yaratılması aslında insanın kendisini toplumsal düzelmede yaratması eylemidir. Böylelikle evrimin en büyük halkası tamamlanmış oluyor. Bu diyalektik bağ doğru konulmadıkça, bilimsellik ya da tanrısızlık adına öne sürülecek kavramlar, daha güçlü “Tanrı”ların yaratılmasıyla sonuçlanacaktır. Ve bu “Tanrı”ların aşılması hiç de öyle kolay olmayacaktır.
Başlangıçta, yaratan ile yaratılan iç içeydi. Ancak zaman içinde yaratan ile yaratılanın ayrışması ve var olan ilişkinin Tanrı-Kul (efendi-köle) ilişkisine dönüşmesi sınıflaşmayla (uygarlığın doğuşuyla) bağlantılıdır. Yaratanın özgürlüğünün yitirişi ve yarattığı tarafından tutsak alınışı bu anlamda hem korkunçtur, hem de büyüleyicidir. Din ve tanrı olgusu iyi kötü yönleriyle bu çelişkinin içinde aranmalıdır. Dolayısıyla toplum ve birey gerçekliğini anlamak istiyorsak öncelikle din olgusunu anlamamız gerekmektedir. Çünkü bireyde dahil dinin etkilemediği herhangi toplumsal bir olguyu bulmak çok zordur… 


ECEVİT ÖZGÜL / Erzurum H Tipi Cezaevi