• Düşünelim bir kere, Kürt toplumu çok ağır bir kültürel soykırım saldırısı altındayken ve hiçbir siyasi statüye sahip değilken, sadece Kürtçenin bir statüye kavuşması gerçekleşebilir mi? Bu asla mümkün olmaz.

FUAT ALİ RIZA

Bakur Kürtleri, biraz da gaflet uykusundan uyanır gibi, bu ay Kürtçeye sahip çıkan bir kampanya yürüttü. '15 Mayıs Kürt Dil Bayramı'nda çok önemli etkinlikler yapıldı. Kürtçe üzerinde yoğun baskı ve asimilasyonun uygulandığı belirtildi.  Bir ana dil olarak Kürtçenin eğitim dili olması istendi. Yine Kürtçenin statüye kavuşturulması talep edildi.

Elbette bütün bu söylenen ve talep edilenler önemli ve anlamlıdır. Demokrat olan hiç kimse bunlara itiraz etmez. Bizim de itiraz etmemiz mümkün değildir. Tersine tüm bunların hem de hiç geciktirilmeden uygulanmasını ve pratikte yaşanmasını isteriz, ancak bazı duyarlı kişi ve aydınların da dikkat çektiği gibi, bütün bunları kim ya da kimler yapacak? Bütün bunları sadece devletten beklemek acaba ne kadar doğru olur? Devlet ne kadarını, toplum ne kadarını yapmalıdır?

Kuşkusuz benzer sorular daha da çoğaltılabilir, ancak bu konuda ne devletin ne de Kürt toplumunun üzerine düşeni yaptığı söylenebilir. Türkiye Cumhuriyeti, zaten yüz yıldır Kürtçeyi yasaklamış durumda. Dil asimilasyonunu geliştirip gerçekleştirebilmek için de her türlü imkânı seferber ederek örgütlü ve planlı bir saldırı yürütüyor. Bunun sonucunda Kürt toplumunda dil asimilasyonunu çok önemli düzeyde gerçekleştirmiş bulunuyor.

Bu durum, kuşkusuz herkes tarafından biliniyor. Hem asimilasyon uygulayan devlet ne yaptığını çok iyi biliyor hem de asimilasyona uğrayan insanlar ne duruma düşürüldüklerini önemli ölçüde biliyor. Artık bir tür oto-asimilasyon uygular hale gelmiş durumdalar. TV’de izlediğim bir programda işte bu durum tartışılıyor ve de eleştiriliyordu. “Devletin ne yaptığını ve yaptığının ne anlama geldiğini çok iyi biliyoruz, ancak bu durumu yaşar hale gelmiş bireylerin ve toplumun eleştirilmesi gereken yanı yok mu?” diye soruluyordu. Biraz da bu tartışmalardan aldığım cesaretle bu satırları yazmaya karar verdim.

Bir yandan sözünü ettiğim Kürt dili tartışmaları ve etkinlikleri olurken, bir yandan da Diyadin Müftüsü'nün “Türkçe dışında bir dille hutbe okunmayacak” fermanı basında yer alıyordu. Peki Kürtçeye sahip çıkan açıklamalar yapanlar, söz konusu bu müftünün fermanına karşı gereken tutumu gösterdiler mi? Hayır, göstermediler. Aslında kıyametin kopartılması gereken bir durum karşısında ancak çok cılız tepki vermekle yetindiler. Elbette Kürt bireyi ve toplumu diline yönelik saldırı karşısında böyle davranırsa o zaman Kürtçe üzerinde de her türlü asimilasyon uygulanır. Halbuki her şeyden taviz verilebilir, ancak ana dilden asla taviz verilemez.

Kuşkusuz Kürtçeyi yasaklayan sadece Diyadin Müftüsü değildir, Türkiye Cumhuriyeti makamlarının ve yöneticilerinin hepsidir. Örneğin bu konudaki son haber, bilmem hangi cezaevinde Kürtçe konuşan tutuklulara gardiyanlar saldırmış. Peki bu haber duyulunca herhangi bir toplumsal tepki ortaya çıktı mı? Bilebildiğimiz kadarıyla hayır! Çocuklarını Türkçe okullara göndermemek için Kürt aileler arasında herhangi bir tartışma ve örgütlenme oluyor mu? Bilebildiğimiz kadarıyla bu sorunun cevabı da hayırdır!

Bakur Kürtleri böyle yaparsa, o zaman Şam Yönetimi de tıpkı TC devletinin yaptığı gibi önce Rojava Kürtlerinin diline saldırır. Nitekim aynı süreçte Şam Yönetimi tarafından Rojava alanındaki çift dilli (Kürtçe ve Arapça) olan tabelalar kaldırılıp yerine sadece Arapça yazılı tabelalar asılmak istendi. 15 yıldır Kürtçe eğitim yapan Rojava toplumunun verdiği tepki gerçekten de çok zayıf oldu. Dahası Şam Yönetimi ile görüşmeler yapan Rojavalı yetkililer, “Bu durumun sadece Hesekê ile sınırlı ve de geçici olduğunu” söyleyerek, halktan ve özellikle gençlerden tepki göstermemelerini istedi. Basın da önemli bir habermiş gibi bunu günlerce ve uzun uzun verdi. Peki bütün bu olup bitenlere ne diyeceğiz? Demek ki Kürtlerin dilini yasaklamaktan daha kolay bir şey yokmuş mu diyeceğiz? Hani koşullar ne olursa olsun ana dilden asla taviz verilemezdi! Açık ki söylem ile pratik birbirini tutmuyor.

Peki bu durum nereden kaynaklanıyor? Herhalde bu sorunun birçok cevabı vardır, ancak biz burada tüm cevapları araştırmayacağız. Cevaplardan birinin, dil ile toplumu ayırmak olduğunu söyleyeceğiz. Öyle ya, üzerinde baskı ve asimilasyon uygulanan sadece Kürt dili mi? Kürt'ün baskı ve asimilasyona, yani kültürel soykırıma uğramayan herhangi bir değeri var mı? Tarihin en eski halklarından olan Kürtlerin, dilleri gibi tarihleri ve kültürleri de yüz yıldır soykırım altında değil mi? O kadar eskiye gitmeye de gerek yok, özellikle son 4-5 yıldır Kürdistan doğası en vahşi bir yağmaya ve kırıma tabi tutulmuyor mu?

Tabii kırımların en tehlikelisi zihniyet kırımı oluyor. Yüz yıldır Kürt bireyi ve toplumu üzerinde son derece planlı ve örgütlü bir zihniyet kırımı saldırısı yürütülmüyor mu? Sonuçta çoğunlukla Kürt insanları kendi değerlerini yaşayamaz, kendi çıkarlarını göremez, kendisi için özgür bir gelecek tasarlayamaz hale getirilmemiş mi?

Elbette daha da çoğaltılabilecek olan bütün bunların hepsi doğrudur. O halde Kürt toplumu tüm değerleriyle birlikte dört dörtlük bir kültürel soykırım saldırısı altındadır. Kürtçe üzerindeki baskı ve asimilasyon da işte bu kültürel soykırım saldırısının bir parçası olarak uygulanmaktadır. O halde Kürtçe üzerindeki asimilasyona karşı mücadele ederken, bunu Kürt toplumu üzerindeki kültürel soykırıma karşı mücadeleyle birlikte ele alıp yürütmek, bunları birbirinden ayırmamak gerekir.

Düşünelim bir kere, Kürt toplumu çok ağır bir kültürel soykırım saldırısı altındayken ve hiçbir siyasi statüye sahip değilken, sadece Kürtçenin bir statüye kavuşması gerçekleşebilir mi? Bu asla mümkün olmaz. Kültürel soykırım altında kalan bir halkın yalnız başına dili özgür olamaz. Dilin durumu, toplumun durumundan koparılamaz. Bu noktada yanlış anlama olmamalıdır; elbette Kürtçe üzerindeki baskı ve asimilasyona karşı çıkmak ve Kürtlerin ana dilini konuşup eğitim görmesini istemek gerekir. Bunun, Kürtler üzerindeki kültürel soykırımın bir parçası olduğunu da bilerek, dil üzerindeki asimilasyona karşı mücadeleyi tüm kültürel soykırıma karşı mücadeleyle birleştirmek de gerekir. Başarı getirecek doğru yaklaşım kesinlikle böyledir.

Peki izah etmeye çalıştığımız bu durumda gerçekten Kürt dilinin bir bayramı olabilir mi? Yani 15 Mayıs tarihine “Kürt Dil Bayramı” denebilir mi? Bizce denemez. Çünkü Kürtçenin bayramlık hali henüz yoktur. Bir bayramı olacak düzeye henüz ulaşamamıştır. Dolayısıyla kavramları da gerçekten doğru kullanmak gerekir. Örneğin 15 Mayıs için “Dil asimilasyonuna karşı mücadele günü” veya “Kürtçe üzerindeki asimilasyona karşı mücadele günü” denebilir. Dil asimilasyonuna karşı mücadeleyi kültürel soykırıma karşı mücadeleyle birleştirecek adlandırmalar yapılabilir.

Dikkat edilirse, “Bayram” demek abartılı olmaktadır. Asimilasyon ve soykırım altındaki bir dilin bayramı mı olur? Böyle bir dilin olsa olsa mücadele günü olur. Mücadele günü olarak ifadelendirmek hem gerçeğe uygundur, çünkü asimilasyon ve soykırımı gizlemez, tersine açığa çıkartır ve hem de topluma doğru bilinç verip önüne somut görevler koyar. Kürt toplumunu ana dil asimilasyonuna ve kültürel soykırıma karşı mücadeleye sevk eder. Doğru olan ve olması gereken budur.