Hegemonya savaşı ve Kürtler
Fuat Ali RIZA yazdı —
- Tarih boyunca iş birlikçilik ve uşaklıktan başka bir siyaset bilmeyen, bunun dışında bir stratejileri olmayan yeminli Kürt karşıtları, İran savaşı sürecinde Kürtlere akıl vermeye çalışıyor.
FUAT ALİ RIZA
28 Şubat’ın şafağında İsrail ile ABD, İran’a yeniden askeri saldırı başlatınca en çok tartışma gündemine “Kürtlerin tutumunun ne olacağı?” sorusu geldi. Kürtlere akıl vermeye çalışandan hakaret edene kadar birçok şey yazıldı ve söylendi. En çok “Kürtlere güven belirttiğini” sananın bile aslında Kürtlere güvensizlikten yola çıktığı açıktı. Tabi söz konusu tartışma en çok Türkiye’de oldu ve bilinen malum çevreler Kürt karşıtlıklarını bir de böyle kustular.
Kürtlerin, son ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta bu denli tartışma konusu olmasının elbette iki temel nedeni vardı. Bir tanesi Ortadoğu’da yaşanan hegemonya savaşında ya da başka bir deyişle Üçüncü Dünya Savaşı'nda sahip oldukları stratejik konumdur. Gerçekten de Kürtler neredeyse savaşın kaderini belirleyebilecek kadar önemli stratejik bir konuma sahiptir. Kürt varlığını inkâr edenler, bu gerçeği ne kadar gizlemeye çalışsalar da gerçek böyledir ve artık onlar da gizleyemez hale gelmiştir.
İkinci neden ise Kürt halkını küçük görme, her an kandırılmaya açık sanma, herkese askerlik yapacak konumda değerlendirme ve dolayısıyla savaşan taraflardan birine kolayca angaje olacaklarına dair kaygı taşımadır. Kuşkusuz bütün bunların ve benzeri yaklaşımların hepsi Kürt halkına hakaret içermektedir. Kürtleri kendi tutumunu belirleyecek ve hakkında karar verecek bir bilinç, irade ve örgütlülüğe sahip görmemekten, yani Kürtleri kendi kaderini tayin edemez konumda görmekten kaynaklanmaktadır. Elbette bu da emperyalist, sömürgeci ve soykırımcı bir yaklaşımdır. Irkçı, şoven, milliyetçi, kendini büyük gören hastalıklı bir zihniyetin ürünü olmaktadır. Dolayısıyla bu tür hezeyanların en çok Türkiye’den yükselmesi de şaşırtıcı değildir. Fakat tarih boyunca hep ‘büyük güçlere’ iş birlikçilik ve uşaklık yapmayı marifet ve meziyet sananların Kürtler hakkında böyle söylemelerinin hiçbir etkisi ve inandırıcılığı yoktur.
Elbette bu tür hezeyanlar esas olarak ‘büyük ulus şovenizmi’ denen zihniyetin ürünüdür. Ancak Kürtler hakkında böyle düşünülmesine ve daha da önemlisi bunların kolayca söylenmesine yol açan diğer bir etkenin de Kürt ağa ve beylerinin iş birlikçi karakteri olduğu da açıktır. Yani ikinci planda da söz konusu söylemlerde bu etken rol oynamıştır. Özellikle beş Kürt örgütünün savaşın öngününde ve bir anda ittifak yaptıklarını ilan etmeleri buna yol açmıştır. Kuşkusuz bunun arkasında da hile ve oyun olma ihtimali fazladır. Aslında gerçek bir Kürt ittifakı mı oluştu, yoksa iş birlikçiliği meslek edinmiş bazı örgütler tarafından PJAK’a tuzak mı kuruldu pek belli değildir. Gerçekler ilerleyen süreç içerisinde daha net açığa çıkacaktır.
Halbuki 28 Şubat günü başlayan saldırıların Kürtleri tartışma konusu yapması için çok fazla neden yoktur, çünkü söz konusu savaş 28 Şubat 2026'da ortaya çıkmamış ve de başlamamıştır; bu savaşın uzun bir tarihi geçmişi vardır. Doğrudan İran ile ABD-İsrail vuruşması ilk olarak 13 Haziran 2025'te ve adına “12 gün savaşı” denen şekilde yaşanmıştır. Dahası 7 Ekim 2023'ten itibaren söz konusu güçler bir düzeyde aktif çatışma içine girmişlerdi. En önemlisi de söz konusu hegemonya savaşı 1990-91 sürecindeki “Körfez Savaşı” ile başlamıştı. Yani bu savaşın 35 yıllık bir geçmişi var ve son ABD-İsrail ile İran Savaşı da bunun bir devamı ve adeta zirvelerinden biri niteliğindedir.
Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile başlayan bu savaşı baştan itibaren sürekli ve en doğru bir biçimde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan değerlendirmiştir. Yani söz konusu savaşa ilişkin Kürtlerin bir bilinçsizliği ve tutumsuzluğu söz konusu değildir. Birçok çevrenin hala yaşanana Üçüncü Dünya Savaşı bile diyemediği, “Ortadoğu Savaşı” gibi bir kavramla durumu kurtarmaya çalıştığı bir ortamda Önder Apo, Körfez Savaşı'nı Üçüncü Dünya Savaşı'nın başlangıcı olarak tanımlamış, hatta bu savaşın 40-50 yıl gibi bir süre devam edebileceğini belirtmiştir.
Elbette 35 yıldır devam eden amansız savaşın karakterini de tanımlamıştır. 1990’da başlayan savaşı ulus-üstü küresel sermaye güçleri ile Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı'nın ortaya çıkardığı ulus-devlet statükoculuğu arasındaki savaş olarak ifade etmiştir. Yani daha fazla kâr için sermayenin daha hızlı dolaşması gerektiğini, ulus-devlet statükoculuğunun ise buna izin vermediğini, mevcut gümrük sınırlarının sermaye dolaşımını yavaşlattığını, bu nedenle de mevcut bölge statükosunu yıkıp sermayenin hızlı dolaşımına göre yeniden yapılandırmak için küresel sermaye sisteminin saldırısı olarak bu savaşın başladığını belirtmiştir.
Kuşkusuz Ortadoğu’nun ortasındaki ulus-devlet Irak olduğu için de saldırı buradan başlamıştır. Saldıran güçler esas olarak ABD-İsrail ittifakı olmuştur. Başta İran ve Türkiye olmak üzere Ortadoğu’nun ulus-devlet yapıları statükoculuğu temsil etmiştir. Bölge dışında Rusya Federasyonu böyle bir statükocu konumda bulunduğu için de Ortadoğu merkezli yürüyen bu savaşın bir parçası olarak Ukrayna Savaşı, ABD tarafından çıkartılmış, bununla Rusya’ya ayar verilmeye çalışılmıştır. Şimdi öyle anlaşılıyor ki, başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa devleti de Ortadoğu’nun eski statükosunun ABD-İsrail ittifakının istediği düzeyde değişmesiyle tam birlik içinde değildir. Bu durum Gazze savaşından itibaren uç vermeye başlamış, son İran savaşıyla tamamen gün yüzüne çıkmıştır. Çünkü eski ulus-devlet statükosunu yaratan güçler, İngiltere ile Fransa’dır. Elbette bu devletler de eskinin olduğu gibi sürmesini istemiyorlar, biraz değişimin olmasından yanalar, ancak kendi kurdukları sistemin de ABD-İsrail’in yapmaya çalıştığı gibi kökten değişmesinden yana da değiller.
Peki savaşın karakterini bu biçimde tanımlayan Önder Abdullah Öcalan, bu savaş karşısında halkçı ve demokratik tutumu nasıl tanımladı? İşte Önder Abdullah Öcalan’ın tanımladığı “Üçüncü Siyasi Çizgi” kavramı burada ortaya çıktı. Küresel sermaye saldırılarını da ulus-devlet statükoculuğunu da gerici buldu ve söz konusu savaşta bu iki taraftan birinin yanında yer alınamayacağını ifade etti. Bu temelde de söz konusu Üçüncü Dünya Savaşı'nda Kürtler ve tüm bölge halkları için net bir strateji ortaya koydu: Üçüncü siyasi çizgi! Geçen 35 yıl boyunca da Kürt Özgürlük Hareketi bu siyasi çizgiye göre politika yapmaya ve pratik tutum geliştirmeye çalıştı. Bu stratejiyi pratikte doğru uyguladığı zaman başarı kazanıp gelişme sağladı, doğru uygulayamadığı zamanlarda ise hata ve eksiklik yaşayıp başarısızlığa uğradı.
Şimdi tarih boyunca iş birlikçilik ve uşaklıktan başka bir siyaset bilmeyen bazı çevreler, bunun dışında bir stratejileri olmayan yeminli Kürt karşıtları, son İran savaşı sürecinde Kürtlere akıl vermeye ve Kürtler üzerinde şaibe yaratmaya çalışıyorlar! Oysa ki birkaç iş birlikçi çevre dışında Kürtler son derece bilinçlendiler, artık strateji ve taktik bilimini biliyorlar ve bilimsel siyaset yapıp mücadele ediyorlar. Fakat söz konusu çevreler, bu gerçeği görüp bilmelerine rağmen yeminli Kürt düşmanı oldukları için bilinçli karışıklık ve şaibe yaratmaya çalışıyorlar. Tabii iyi niyetle kaygı belirten bazı çevreler de olmuştur ki, onlar müsterih olsunlar, Kürtler her türlü bulanık ortamda doğru rotayı bulacak bir bilinci ve iradeyi Önder Abdullah Öcalan sayesinde öğrendiler!
Peki Ortadoğu’da yüzyıllık İran ve Türkiye bölgesel hegemonyasını yıkıp, yerine Arap destekli İsrail hegemonyasını bölgede oluşturmak için yürütülen son saldırının durumu nedir? Belli ki ABD-İsrail bloku ciddi taktik hatalar yaptı. Ali Hamaney’in vurulmasıyla İran rejiminin çökeceği varsayımı doğru çıkmadı. Yıl başında serhildana kalkan İran halklarına katliam olurken sahip çıkmayan ABD’nin birkaç hava vuruşuyla İran toplumunun ayağa kalkacağı hesabı da tutmadı. Çünkü yıl başındaki serhildanlar ağır katliamla bastırılıp toplum sindirildi. Böylece dört gün içinde işi bitirmeyi hedefleyen ABD-İsrail planı pratikte tutmadı ve istenen başarıyı getirmedi. O nedenle ABD Başkanı'nın iki sözü birbirini tutmuyor. Bu biçimde son saldırı planı çıkmaza girmiş görünüyor. Herhalde yeni bir tartışma ve uzlaşma arayışı başlatabilmek için iki taraf da gizliden çalışıyorlar.
