Yarın 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Günü, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edildiği gün olan 10 Aralık 1948’den bu yana çeşitli eylem ve etkinliklerle karşılanıyor.
Gün kutlanmayıp eylemlerle karşılanıyor, çünkü aradan geçen neredeyse 70 yıla rağmen insan hakları dünyanın çoğu yerinde hala kağıt üstünde kalıp, insanın sadece ‘teorik olarak’ sahip olduğu yasal haklardır. Yanlış anlaşılmasın; insan hakları bütün diğer hak ve özgürlükler gibi devletler tarafından ‘verilmeyip’ toplumlar tarafından mücadeleyle kazanılmış olan ortak değerlerdir. O nedenle insan haklarının her daim devlet veya farklı güçler kaynaklı saldırılara karşı birlikte korunması, savunulması gerekiyor.
Bu yazıyı hazırlarken internette arama motoruna ‘Türkiye insan hakları’ yazıp sonuçlara bir göz attım. Çoğunlukla 15 Temmuz darbe girişiminden sonra oluşturulan sonuçlar çıktı: “Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini askıya almak istiyor”, “Türkiye’de darbe girişimi: İnsan hakları büyük tehlike altında”, “Türkiye insan haklarını ihlal ediyor”, “Türkiye’de OHAL: İnsan haklarına veda”… Bir de dünyanın önde gelen insan hakları kuruluşlarından olan Uluslararası Af Örgütü’nün bu hafta açıkladığı “Zorla Yerinden Edilen ve Mülksüzleştirilenler: Sur Sakinlerinin Evlerine Dönme Hakkı” başlıklı raporu çıkıyor. Rapor özetinin son cümlesine takılıyorum: “Türkiye, birçok uluslararası ve bölgesel insan hakları sözleşmelerine taraf bir ülkedir. Bu sözleşmeler, kişilerin seyahat özgürlüğü, yeterli konut ve farklı ekonomik ve sosyal haklarına saygı duyulmasını gerektirir.”
Uluslararası ve bölgesel insan hakları sözleşmeleri… Seyahat özgürlüğü, konut hakları, ekonomik ve sosyal haklar… Düşünüyorum da örneğin Cizre’de katledildikten sonra bedeni derin dondurucuya konulan 10 yaşındaki Cemile Çağırga’nın geçen günlerde tekrar gözaltına alınan babası için bu kavramların karşılığı nedir? Cizre’de evlerinin bodrumunda diri diri yakılan insanlar için konut hakkı ne demek? Evleri ile birlikte, o evlerin içinde bulunan bütün bir geçmişleri yakılıp yıkıldıktan sonra terk etmedikleri topraklarında kurdukları çadırlardan zorla çıkartılan Şırnaklılar için ekonomik ve sosyal haklar ne anlama geliyor?
Soykırım kıskacındaki bir halk için bu sözleşmelerin, bu hakların bir karşılığı olabilir mi? Varlığı inkar edilen, yok edilmek istenen, dolayısıyla yaşam hakkı bile tanınmayan bir halk için insan hakları diskuru fazla ‘light’, fazla liberal, fazla sürreel kaçmıyor mu?
Zira sömürgecinin gözünde onlar insan bile değil ki. Onlar sırf Kürt oldukları için katli meşru olan, kameralar önünde işkence edilmesi, onlarca kurşunla taranması, boynundan iple panzere bağlanıp sokaklarda sürüklenmesi, bodrumlarda diri diri yakılması ‘caiz’ olanlardır. Çünkü onlar Kürt olarak onurlu ve özgür bir yaşam istiyorlar. Soykırımcı bir devlet karşısında büyük risk altında olan varlığını koruyup özgürlüğünü sağlamak için direniyor bu halk. Varlık-yokluk mücadelesi veriyor. Özyönetim direnişinin özü buydu.
Gerçek bu iken, faşist bir devletin bir halkın varlığını yok etmeyi amaçlayan soykırımcı savaşını insan hakları diskuru kapsamında kavramak ve kavratmak mümkün olabilir mi? Varlık-yokluk mücadelesi veren bir halkın talepleri ‘insan hakları’ çerçevesinde ifadeye kavuşturulabilir mi? Yanlış anlaşılmasın, elbette ki Kürt halkının bireysel ve kolektif insan hakları korunmalı, savunulmalı. Ama ondan önce onun halk olarak varlığı, yaşamı, özgürlüğü, statüsü savunulmalı. İnsan hakları buna bağlı. Kürt halkının varlığı, iradesi, özgürlüğü, statüsü sağlanmadan ve güvence altına alınmadan Kürtler için insan haklarının sağlanması mümkün mü? Elbette ki değil. Nasıl ki kolektif haklar sağlanmadan bireysel haklarının bir anlamı olamazsa, varlığı ve yaşamı güvence altına alınmayan bir halkın temel hak ve özgürlükleri de sağlanamaz.
Peki durum böyle iken Kürt halkının bugün faşizmin soykırımcı savaşına karşı verdiği mücadele ve yükselttiği direnişi insan hakları diskuru çerçevesinde ele alarak sonuç alınabilir mi? Yoksa bu diskur daha çok radikal mücadeleyi liberalleştirmeye mi katkı sağlar? Bu önemle tartışılması gereken bir husustur. Zira elbette ki Af Örgütü’nün Sur raporu önemlidir, ama bir yıl sonra raporlaştırılan katliam, yıkım, göçlerin zamanında önünü almak için sahip olduğu gücü harekete geçirmedi Af Örgütü veya İnsan Hakları İzleme Örgütü. Sessiz kalmadılar, ama güçlerini mobilize de etmediler. Bu ise genel olarak insan hakları mücadele alanının liberal ideolojinin etkisinin altında olma düzeyi ile alakalıdır.