Silvan duvarlarına polis mi yoksa asker mi olduğunu bilmediğimiz üniformalı, silahlı bir takım adamlar, “yazılama” yapmış. Yazanların esimleri boy boy.

Bu yazıları yazanlar kim?

Tecavüzcü Sırp askerleri ya da polisleri mi?

Êzîdî kadınlarını pazarda satan, onlara tecavüz eden IŞİD cihadistleri mi?

Öyle olmadığı yazının altındaki “ay yıldız” şeklindeki imzadan belli. Sloganı “Ne Mutlu Türküm” olan bir “tecavüzcü” bu rezil.

Girdiği Silvan’ı insanların yaşam yeri olarak değil, “hayvan ini” olarak görüyor ve gözü dönmüş, “kızlar nerede” diye soruyor.

“Vatanın birliği bütünlüğü, milletin bölünmezliği”, “bayrağın kutsallığı”, “kamu güvenliği” laflarıyla üstü örtülmüş kudurgan bir “erkek egemen saldırganlık ve cinsiyetçi ırkçılık duvarda resmedilmiş…” Kürdistan’ın mahreminde “kız” arıyor.

Öldürdüğü gerilla kadının çıplak bedeninin etrafında tepinen, yaktığı üç insanın etrafında halay çeken, katlettiği genci zırhlıya bağlayıp sürükleyen bir “işgalci” bu. Öyle bir “işgalci” ki, vatandaşı olduğu ülkenin toprağında “işgalcilik” yapıyor. Kendisiyle aynı vatandaşlık kimliğini paylaşanların “kızlarını arıyor”.

Çalıştığı yerde, dolaştığı sokakta, yaşadığı her ortamda ensesine vurulan, küfür yiyen, rezil olan, sopayı yediği kendisinden güçlünün önünde yaltaklanan, şerefi, haysiyeti kırılmış bir “kepaze erkeğin”, evinin kapısından girer girmez karısını, kızını, çoluğunu çocuğunu dayaktan geçirmesi gibi…Devletin karşısında, patronunun önünde “itaat eden” boynu bükük bu “erkeğin” kendi evinde savunmasız kadını “itaate” zorlaması gibi…

“Kurdun dişine kan değdi, korkun” diyen bu saldırganlık, kime karşı?

Kandil’i bombalayan iktidar, Kandil’deki “köylerde sivilleri de” bombalasa bile, “biz PKK’nin askeri hedeflerini bombalıyoruz” dediği zaman, her şeye rağmen “inandırıcı”dır. Sonuçta yaşanan bir savaştır ve ordu PKK’yi, PKK de orduyu vurmaktadır. Böyle bir savaşta tarafların zaman zaman “sivillere” zarar verdiği de olur.

Ama şimdi yaşanan başka bir şey.

“Kızlar nerede” diye böğüren, “Kurdun dişine kan değdi” diye nara atan ve “Türke itaat” ettirmek için kan döken ve bu durumundan “mutsuz” olacağına, “ne mutlu Türküm diyene” sloganıyla vurup, kıran bu güç “savaşan” güç değil. Sanki Kürdistan kurulmuş da oraya giren “işgalci” bir güç.…Her “işgalci” gibi “hasmını” değil, “hasmını destekleyen halkı” hedef alıyor.

Onun canını, malını ve namusunu hiçe sayıyor.

AKP’nin tetikçileri dışında hiç kimse, bütün bu “operasyonları”, “hendek açan silahlı gençlere” karşı yapılan “operasyonlar” olarak görmüyor. Tanklarla, zırhlılarla, helikopterlerle, keskin nişancılarla yürütülen korkunç saldırı, Kürdistan’da tüm halkı hedef alıyor. Bu abartma değil. “Sokağa çıkma yasağı“ dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir yöntemle uygulanıyor; 12 Mart ve 12 Eylül “sıkıyönetimlerinin” ve “Olağanüstü Hallerin” “sokağa çıkma yasakları” yalnızca “havanın kararmasından aydınlanmasına kadarlık” bir süreyi kapsarken, yani bu faşist dönemlerde insanlar yalnızca “geceleri” evlerine hapsedilirken, şimdi “sokağa çıkma yasağı” bir hafta, on gün, Silvan’da olduğu gibi onbir gün, gece-gündüz sürüyor. Ve bu esnada siviller öldürülüyor, yaralıların hastaneye kaldırılması önleniyor. Ve duvarlara “kızlar nerede” diye yazılar yazılıyor.

Şimdi soru şudur: Türkiye Cumhuriyeti devleti, kendi ordusuna ya da polisine ait kişilerin yazdıkları bu yazılar karşısında nasıl bir tutum alacak?

Cumhurbaşkanı, emrindeki ordunun ya da kendisi tarafından kurulmuş hükümetin emrindeki polisin bu “duvar yazılarından” dolayı, tüm Kürdistan halkından, özellikle de Kürdistan kadınlarından özür dileyecek mi?

Kürdistanlı “katiliyle”, beyaz tülbent yere atılınca barışır; ama o tülbentli kadına “dil uzatanı” affetmez.

Bütün bunlar, PKK Önderi’nin “ortak vatan, demokratik ulus” programı ile ilgili son umutları da tehdit ediyor.

Silvanlılar; o “duvar yazılarını” silmeyin. Sildirtin…