Türkçe bir kavram olarak eğitim yine aynı dildeki eğmek fiilinden türetilmiş bir sözcüktür. Eğitimden söz edildiğinde de öncelikle çocuklar ve gençler akla gelir. Eğitim tekelini elinde bulunduran güç toplumun bu kesimlerini dilediği gibi şekillendirir. Eğitim kurumlarında adeta hamur gibi yoğurup, kendilerine çıkarlarına hizmet edecek en uygun biçimi verir. Dönemsel devlet olarak iktidarın belki de en can alıcı görevi işte bu eğitim çalışmasıdır. Amacı sistemin gerçek tanrısı olan ulus-devletin önünde secdeye yatacak kadar eğilen kul-vatandaş üretmektir. Sistemin eğitim sürecinden geçen bireyin ulus-devlet karşısında boynu kıldan incedir. Eğitim hem sistemin kalıcılığını güvence altına alır hem de meşruiyetini güçlendirir. Yani sistemi kalıcı kılmanın en etkili yolu bu kul-insan üretiminin kesintisiz sürdürülmesidir. Bir zanaatkarın demiri döverek kazma yapması ile ulus-devletin eğitim kurumlarında özenle kul-vatandaşın inşa edilmesi arasında özde ciddi bir farklılık yoktur. Çünkü her ikisi de nesnedir, her ikisi de sahibinin kullanımına amade birer araç durumundadır, her ikisini de pazarda bulup kullanmak mümkündür.
Ulus-devlet iktidarında soykırımdan daha tehlikeli bir olgu olarak karşımıza çıkan toplumkırım esas olarak sistemin eğitim kurumlarında yürütülür. Daha doğrusu eğitim sistemi toplumkırımın daha etkili biçimde uygulanmasını sağlar. İnsan türünün varoluş koşulu olan toplumsallığa en büyük darbeyi indiren ulus-devletçi bu eğitim sistemidir. Söz konusu eğitim sistemi çocuklarına ve gençlerine el koymak suretiyle toplumun varlığını idame ettirmesini neredeyse imkansız hale getirir. Bilindiği üzere beslenme, güvenlik ve soy sürdürme insan da dahil canlı her varlığın üç temel yaşamsal eylemidir. Örneğin hayvanlar üreme yoluyla evrensel sonsuzluğa katılırlar. Bitkilerin soy sürdürme tarzı da benzerdir. Ama toplumsal bir varlık olarak insan üremenin ötesine geçer. Çocuklarını ve gençlerini bizzat eğiterek, politik ve ahlaki gerçekliğini kendilerinde içselleştirerek varlık sorununu çözmeye çalışır. Gençlerin ve gençliğin gençliği olarak çocukların toplumun geleceği olduğu gerçekse, çocuklarını ve gençlerini kaybetmiş bir toplumun geleceği de karartılmış demektir. Bu durumu yaşayan bir toplum tükeniş sürecine sokulmuş toplumdur.
Kürt toplumunun durumu çok daha vahimdir. Bu toplum üzerinde uygulanan yalnızca toplumkırım politikaları değildir. Kürtler aynı zamanda kültürel soykırım kıskacına alınmış ‘halk olmayan’ bir halktır. Yaşamı sürdürme malzemesinin üretimi olarak ekonomi alanı hemen hemen tamamen sömürgeci devletin kontrolü altındadır. İş bulması ve ölmeyecek düzeyde beslenmesi bile Türkleştirme politikasına uyum göstermesine bağlanmıştır. Örgütlülüğü sürekli dağıtıldığı ve atomlarına dek parçalandığı için kendini savunma imkanı neredeyse kalmamıştır. Kendi kimliği ve kültürü temelinde örgütlenmek üzere attığı her adıma siyasi soykırım operasyonlarıyla karşılık verilmektedir. Ana kucağından koparılan çocukları ve gençleri birer soykırım değirmeni gibi çalışan okullarda devşirmeye tabi tutulmaktadır. Osmanlı devletinde Yeniçerilik sistemi el konulan Hıristiyan halkların çocuklarını devletleştirme üzerinde yükseliyordu. Türkleştirme, Müslümanlaştırma ve devletleştirme hepsinin ortak kaderi oluyordu. Kürt çocukları ve gençleri üzerinde uygulanan da benzer bir politikadır. TC okulları Yeniçeri Ocağı’nın günümüzdeki karşılığıdır.
Osmanlılarda bu çerçevede devşirilenler sadece çocuklardı. Çocuklarına el konulmuş halklar üzerinde bir kültürel soykırımdan söz etmek zordu. Ne kimlik inkarı ve kültürel imha ne de zorla din değiştirme vardı. Cizye denilen haraç devlet için önemli bir gelir kapısı oluyor ve bu kaynağın devamlılığı için Hıristiyan tebaanın en azından topluca din değiştirmemesi gerekiyordu. Salt bu yüzden bile olsa, Osmanlılar din değiştirmeye fazla sıcak bakmıyorlardı. Dolayısıyla çocuklarının bir kesiminin devşirilmesi ezilen halklar için yaşamsal bir tehdit oluşturmuyordu. Yine dinsel kimliklerini muhafaza etmeleri bu halkların farklılıklarını korumalarına yardımcı oluyordu. Buna karşılık TC egemenliğine bağlanmış Kürdistan’daki durum çok daha ürkütücüdür. Homojen ulus yaratma Türk devletinin izlediği temel politikadır. Bu politikanın esas amacı Kürt kimliğini ve kültürünü tümden yok etmek ve Kürtleri egemen ulusun etnik ve kültürel kimliği içinde eritmektir. Bu noktada asimilasyon en etkili soykırım silahı olmaktadır. Kültürel soykırım sadece Kürt çocuklarını ve gençlerini değil tüm Kürtleri hedef almaktadır.
Kürtler üzerinde devam eden soykırımın özelliklerinden yola çıkarak Kürdistan’daki okulları birer temerküz kampı gibi değerlendirmek hiç de yanlış olmayacaktır. Temerküz kampı deyince çoğu kimsenin aklına hemen Hitler rejimi gelir. Halbuki temerküz kamplarını kuran ilk güç İttihat ve Terakki yönetimidir. 1915’teki Ermeni tehciri sırasında Ermenilerin önemli bir kesimi Suriye’ye götürülerek burada kurulan kamplarda tutulmuş ve imha edilmiştir. Hitler’e Yahudi soykırımına girişmesi için ilham veren güç Türk milliyetçiliği olmuştur. Hem Ermeni hem de Yahudi soykırımı ağırlıklı olarak fiziksel imhaya dayanmıştır. Fiziksel soykırım yöntemlerine maruz kalmış olsalar da, Kürtlere dayatılan esas olarak kültürel soykırımdır. Soykırımın her iki biçiminde de amaç, hedef tahtasına oturtulan etnik veya dinsel bir grubun varlığına son vermedir. Fiziksel soykırımda toplu infazlar, üst üste yığılmış cesetler ve toplu mezarlar vardır. Buna karşılık kültürel soykırımla gelen ölüm daha korkunçtur. Bu ölüm türünde karşımıza çıkan şey yaşayan ölülere dönüşmedir, insanlığını yitirip posa halinde yaşamadır, birer canlı cenaze haline gelmedir.
Kürdistan’daki bu Türkleştirme yuvaları aynı zamanda tecavüz merkezleridir. Tecavüze sadece cinsellikle ilişkili bir suç olarak bakmamak gerekir. Anayurt bedendir, kimlik bedendir, örgütlenme bedendir, her türlü toplumsal kurumlaşma bedendir, kendi eğitim sistemini kurma ve çocuklarını kendi kültürüyle yetiştirme bedenleşmedir. Cinsel tecavüzde saldırının hedefi kadının bedenidir. Türk tipi kültürel soykırım da Kürtlerin bedenine ya da bedenleşmesine yöneltilmiş bir toplu tevavüzdür. Beynini yıkayarak Kürt çocuklarını egemen ulus kimliği içinde eritmeye çalışmak en alçakça tecavüz türüdür, sübyancılıktır. Buradaki amaç tüm soylu özelliklerini yitirmiş ve karılaşmanın da altında bir düşkünlüğe alıştırılmış nesiller yetiştirmek, bu nesiller eliyle Kürt toplumunu çürütmek, çözmek ve bitirmektir. Geleceğini gasp edip kimliksel ve kültürel olarak Kürtlerin köküne kibrit suyu dökmektir.
Önder Abdullah Öcalan’ın bu konudaki görüşleri son derece çarpıcı ve yol göstericidir: “Çocukların toplumsallaşması toplumun eğitim etkinliği ile yürütülür. Çocukların eğitimi iktidar ve devletin değil, toplumun en önemli görevidir. Çünkü çocuklar ve gençler kendisinindir. Hem hak hem de görev olarak çocuklarını ve gençlerini kendi geleneklerine ve toplumsal doğasının özelliklerine göre yetiştirmek ve kendisine dönüştürmek yaşamsal bir konudur; kendi varlığını sürdürme sorunudur. Hiçbir toplum varoluş hakkını ve bunun için gençlerini eğitme görevini başka bir güçle paylaşamaz, başka bir güce devredemez. Söz konusu güç devlet veya çeşitli iktidar aygıtları olsa bile, bu hak ve görevini devredemez. Aksi halde kendini egemenlik tekellerine teslim etmiş sayılacaktır. Eğitim hakkının kutsallığı varoluştan kaynaklanmaktadır. Başta anne-baba olmak üzere, hiçbir güç ne toplumu kadar çocukları ve gençlerine yakın olabilir, ne de onlar kadar yakın olma gereğini duyar.”
Kürt Özgürlük Hareketi gerekeni yaptı ve içeriği bu denli net olan eğitim sistemini boykot etme çağrısında bulundu. Ailelerden çocuklarını bu soykırım değirmenlerine göndermemelerini talep etti. Bu çağrı Kürdistan’ın bazı illerinde olumlu karşılık buldu, birçok yerde ise karşılıksız kaldı. Bu arada bazı yerlerde gençler birkaç okulu ateşe verdiler. Okul yakma eylemi sözüm ona demokrat bazı aydınlar tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı, hatta lanetlendi. Bunlara göre anadilde eğitim evrensel bir haktı. Ancak bir yandan molotofkokteyliyle okul yakarken, öbür yandan Kürtçe eğitim talep etmek abes kaçıyor ve anadilde eğitim hakkına ölümcül darbe indiriyordu. Dolayısıyla Kürt tarafı çoğu zaman barışı dillendirse de, en azından okul yakma eylemleri karşısında sessiz kalmakla bu isteminde samimi olmadığını göstermiş oluyordu.
İki tarafı idare etme diye işte buna denir. Anadilde eğitim talep etme ile devşirme yuvalarını boykot etmeye çağırma arasında ne tür bir çelişki olabilir? Kürdistan’da on yıllardır Kürt çocukları asimilasyona tabi tutulmuyorlar mı? Asimilasyon bir insanlık suçu değil mi? Okullar zamanaşımına tabi olmayan bu insanlık suçunun işlendiği mekanlar olmuyor mu? Bu nitelikteki okulların yakılmasını lanetlemenin, idama mahkûm edilmiş bir insanın asılmasına karşı çıkarken idam sehpasını yakanları lanetleme tutumundan herhangi bir farkı var mıdır? İnsanların temerküz kamplarına kapatılmalarına karşı çık, ama kampların kendisine dokunma; insanlar gaz odalarında boğdurulmasın, ama gaz odaları yerli yerinde kalsın! Abes olan ve lanetlenmesi gereken gerçekte bu tutum değil mi? Bu tutum tam da “Nasıl olsa tecavüze uğrayacaksın; o zaman boş yere çırpınıp duracağına sen de zevk almaya bak” öğüdünde bulunmak anlamına gelmiyor mu? Bu adamlar Kürtleri bu kadar onurdan yoksun mu sanıyorlar?
Türk aydınını anlayabiliyorum. Ne kadar demokrat geçinirse geçinsin, bu tipin genlerine işlemiş devletçilikten boşanmasının kolay olmadığının farkındayım. Aynı şeyi Türk aydınlarının karikatürü olan ve onlarla aynı kaynaktan beslenen sözde Kürt aydınları için de belirtebilirim. Osmanlılarda Yeniçeriler nasıl ‘devlet babanın evlatları’ oldular ve koparıldıkları halklarına karşı katliamlarda kullanıldılarsa, Kürtlerin saflarından devşirilme bu çağdaş Yeniçeriler de özgür bir yaşam için sömürgeci devlete karşı direnen Kürt’e saldıracaklardır. Bunların esas rolü kültürel soykırımı gizlemek ve soykırımcıları temize çıkarmaktır. Acı ve anlaşılmaz olan, bazı BDP’li milletvekillerinin bunlarla aynı paralelde hareket etmeleri ve Kürdistan’daki Türkleştirme yuvalarının soykırımcı karakterini örtbas etmeye çalışmalarıdır. Bunu Kürt kimliğine ve kültürüne bağlılıkla bağdaştırmak imkansızdır.
Açıklamaları karşısında bu insanlar adına utandığımı söylemem gerekir. Ne denli zorlayıcı olursa olsun yine tekrarlamak durumundayım: Kürdistan’daki asimilasyonist eğitim sistemine onay vermek toplu tecavüze onay vermektir; “Tecavüze uğramanızın kaçınılmazlığı ortada, öyleyse direnmekten vazgeçip siz de zevk almaya bakın” demektir. Ne diyeyim, insan yanakları kızaran bir varlıktır derler. Umarım bu insanların kızaracak yanakları vardır!
Kürdistan’daki TC okulları temerküz kamplarıdır