İki kişinin bildiği hiç bir şey, sır değildir. Sır, tek kişinin bildiğinden ibarettir…

Bireye indirgenerek “Kürt sorunu” denilen, Kürdistan’ın kaderi (geleceği) konusunda, Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelerin (müzakere) bir değil, birçok bilgi taşıyanı var. Dolayısıyla, sır perdesiyle kaplı bigi yok.
Türk medyası, duyulması istenip servis edilen bilgilerle, müzakereler ve mütabakata varılan konuların içeriğini, TC’nin zafer narası olarak dalgalandırıyor.  
Medyanın Türk propagandasına göre Gerilla, pişmanlığının derin üzüntüsüyle tüfeğini teslim edecek, Kürt halkı, uğrunda kökü kazınırcasına öldüğü, yangınlara atıldığı, işkencenin en iğrenci “insan pisliği” yemeye katlandığı hayallerinden vazgeçip, “kader”ini Türklerin eline teslim edecek.
Kürtler, ayrıca rahatsızlık verdikleri için, Türklerden özür dileyecek, Kürdistan’ın boynuna geçirilen çelikten vesayet halkasının (boyunduruk), dünya durdukça, mühürlü kalması için, yardımcı olacaklar.
Bütün bunlar, “hayırlı teslimiyet”in adıydı ve hiç bir karşılığı yoktu. Karşılıksa eğer, Abdullah Öcalan’ın havadar bir yere nakledilip, huzurlu bir mahpusluk geçirmesi için şartlarının düzeltilmesi, Türk devlet büyüklerinin lütfuna bağlı dilekler arasındaydı. Gerilla liderlerinin dağlardan kopup, dünyanın orasına, burasına sığınmasını, “belki müzakere etmesi” de onların büyüklük şanındandı.
Kürtlerin kaale alınan, bir değeri yoktu. Onlar, zaten Türkleri üzmemek ve mahçup olmamak için, devlet istemiyorlardı. Düne kadar dile getirdikleri özerk Kürdistan ve federasyon sözü de artık yasaktı. Bu sözler spor olsun diye telafüz edilmiş, şimdi vazgeçilmişti, haramdı.
Rus Mihail Aleksandroviç Bakunin’in 1800’lerde ortaya attığı fikirler, bu yüzden raftan indirilmiş, tedavüle sokulmuştu. Bakunin’in fantazileri bir süreden beri, Kemalist Türkler tarafından, Kürtler arasında, zaten “dünya vatandaşı” sloganı olarak dalgalandırılıyordu.
 Bakunin’in ruhu huzur içinde olsun ki, dünyada hiç kimse tarafından, hiç bir yerde halkın yaşama biçimi olarak uygulamaya konmamış, denenmemiş, Kürtler üzerinde deneniyor, Kürtleri Türklere bağlama urganı yapılıyordu. Her türlü otoriteden uzak yaşama biçimi ve bilimsel adı da “Anarşizm”di, bunun.  
Yani Kürtler onun, bunun emri altında babarca öldürülmeye amade olacak, vahşi adam kendi pisliğini yedirme özgürlüğüne sahip olacak, kızları, kadınlarına tecavüz edecek, malı, mülkü yangından sonra talana uğrayacak, ama adı “otoritesiz” halk, yani devletsiz özgürce yaşama biçimi olacak…
İronik bir gariplik onu sevenlerine olsun, Kürdistan’ın gerçeğine dönelim biz:
Kürdistan, iki yüzyıldan beri kurtuluş mücadelesi veriyor. Hiç bir isyancı, sonuncusu kadar adanmışlıkla, yani “ateşin ve güneşin çocukları” ismiyle anılmadı. Hiç bir başkaldırı, son isyan kadar inançla benimsenip, halk desteğiyle kitleselleşerek, bütün parçalarda mayalanmadı.
Kürt halkının inancı, bu yüzden destek olarak, hep yanlarında, önleri, arkalarındaydı.
Çünkü onlar, birebir kendileri için hiç bir şeyi mevki, makam istemediler. Daha iyi yemek, rahat yatak ve konfor da aramadılar. Yatıkları taş, döşekleri topraktı. Gök ve yıldızların ışıltısı yorgan…
Bulduklarıyla yetindiler. Ekmek bulamadıklarında dağların otu, pancarıyla açlıklıklarını giderdiler.
Hayır, onlar yurtlarını sevme, halkına bağılılıkta, öteki ülkelerin ulusal kurtuluş savaşçılarından ileri, İrlandalılar, İskoçlar, Galliler, hatta daha yeni uyanıp sahnede yer alan Tuareklerden daha çok fedakar, ya da geri değillerdi.
Ama en az Vietnamlılar, liderlerinden her biri ayrı ayrı Afrika kurtuluş savaşını tetikleyen, bu uğurda teslimiyeti aklına getirmeden ölüme yürüyen Patrik Lumumba kadar hayatı seven, aynı zamanda cesurdular.
Halk gönüllüleriydi, onlar. Vicdanlarının emriyle ölüme giden, ölüm emri verenler Kürdistan tarihini, fedakarlıklarıyla yazarak, halktan destek aldılar. Yüceliklere oturtuldular..
Düşmanları tarafından ise kesintisiz zem edildiler. Aşağılandılar. İftiraya uğradılar.
Bugün, karşılık müzakere adı altında başka türlü küçümseniyor, aşağılanmaya çalışılıyorlar: Sanki Kürt halkı vahşete karşı ulusal kurtuluş kavgasına girmemiş, soykırımcılara baş kaldırmamış, onlara karşı kusur işlemiş gibi gösterip aftan bahsediyorlar. Bıçak, kesip kanattığını affedecek…
Onlara hakarettir, bu. Kim, kimin affına muhtaç olduğu ayan, Kürdistan tarihinde düşmüşün yeri bellidir.
Ölümsüzlük, büyüklük kibrine yenilenlerin hastalığıdır. Bunlar, dünyayı kendilerinden ibaret sanırlar.
Oysa, hiç himse kalıcı değildir. Ölümsüz olan ülke ve halkın soy ağacıdır. Hiç kimsenin çıkarı, rahatı, Kürdistan’ın kaderinden (geleceğinden) daha önde de değildir. Bu yanılgıya düşenler, çağların itibarsızları kesildiler.
İdrisê Bitlisi, bu yanılgı sonucu, yüz yıllardan beri Kürdistan hainidir.
Bitlisi, servet edinme ve iyi bir hayat sürme zaafına sahipti. Düşkünlüğüne yenilerek, bir heybe altın karşılığında, Kürdistan’ın kapılarını Osmanlı’ya açtı. Belki gününü kurtardı, altından yapılma yatakta yattı, ama evrensel tarihin unutulmaz itibarsızları, Kürdistan tarihinin de, adı silinmez hainleri arasında yer aldı.
Hiç kimse yeni Bitlisiler hayal etmesin, adanmışların dünyasında, bu tür beklentiler, boş hayaldir çünkü…