Sonra Kürtler, bir sabah uyandıklarında köyleri, aşiret, aile ve “êl”leri arasından çizgi çekilerek Kürdistan’ın bölündüğünü gördüler.
Kimse övünmesin, boş yere kendinize böbürlenme payı çıkarmayın!..
Kimsecik, “yedi düvelle çarpışa çarpışa” ve kanı akıtarak fetih yapmamış, sınırlar çizmemişti. Övünenlerin de olanlardan haberi yoktu. Sınırları çizen büyük savaşın galiplerinden Britanya idi. Onaylayanların başı da Fransa...
Kürdistan, Kürtlerden habersiz çalınmış, parçalanarak, hizmete karşılık ona, buna tapulanmıştı. İnsanoğlu “insan” olduğu günden beri, kendi varlığına, kişiliğine, soyuna saygı duyanlar, başkasını kendi yerine koyarak, ona saygı gösteriyordu.
Britanya ve Fransa’nın Kürtleri, çıkarlarına bekçilik karşılığında sattığı rejimler, kendilerine yakışanıyla insaniydiler. Kendilerine yakışanla talancılığa başladılar. Soykırım taarruzlarına başladılar. Kişiliklerini, kimliklerini, baştan başa varlıklarını inkar ettiler. Dilleri, kültürleri yaşama biçimlerini yasakladılar.
Bununla soylarını kurutmaya çalıştılar. Gaspı sindirmek için de köyleri, aile ve aşiretleri ikiye bölen sınırlara mayınlar döşediler, dikenli teller gerdiler, namluları Kürtlere dönük askeri karakollar inşa ettiler.
Fakat Kürtler, onurlarına saplanan hançeri “kader” kabul etmediler. Boyun eğmediler. İsyan ettiler. İnsanlık yangını olan soykırımlara, ülkeyi ateşe veren vahşete rağmen başkaldırılarla yürüdüler, geldiler.
Onlar hırsızların soygununa, talana uğramış mazlum ve masumlardı. Masumiyet haklılıktı. Haklı olmak, yenilmez güçlülüktü. Asla topyekün yenilmediler. Düşmanları “bittiler” diye sevinçteyken, onlar her defasında daha güçlü olarak doğruldular. Mevziler ele geçirdiler.
Kürtler, yaşama biçimleriyle isyancı bir halktı. İsyancılar, ulusalcıydı. Hayalleri, hedef planlarında, asla tek bir parçayla yetinme yok, amaç bütün olarak Kürdistan’dı.
Ulusal bilincin henüz körpecik filiz olduğu 1925 yılından, 1938 yılı sonuna kadar soykırıma uğrayan Kuzeyliler, yolu daha kestirme, daha kolay olmasına rağmen, ulusal bilinç mi kavi değildi, tarihi bilinç eksikliği mi vardı bilemiyorum Güney yerine, çoğunlukla Rojava’ya sığınmayı tercih ediyorlardı. Kim bilir belki de soğuk karşılanmanın kırıcılığından...
Ama ulusal bilinçte, Kürdistan bir bütündü. Ayrı, gayri bilmeden biri, öteki parçanın “hewar” sesine koşandı.
22 Ocak 1946 tarihinde Mahabat Kürt Cumhuriyeti kurulduğunda, dört parçanın ortak kıblesiydi. Kim elinden ne geliyorsa yardıma koşuyor, görev üstleniyordu. Oralı, buralı yok Kürdistanlı vardı. Cumhuriyet ordularının başkomutanı, Genelkurmay Başkanı Güneyli lider Melle Mistefa Barzani’di.
Güney’in kurtuluş hareketi yılları boyunca, kim, elinden ne geliyorsa yardıma koştu. Kuzeyli Dr. Şıvan’ın mezarı Güney dağlarındadır.
Güneyliler, mevzi kaybı olan yenilgilerinde, yanıbaşındaki Rojava barınma merkezi, savaş üssüydü. Rojavalılar, tek ekmeklerini bölüşmeye hazır bekliyorlardı.
1975 yenilgisinde, o tarihte çalıştığım Yeni Ortam gazetesinde yazdığım “Onbinlerin göçü” başlıklı yazım tarihe tanıklık ediyor ki, Kuzeyliler TC’nin devlet terörüne rağmen, onları karşılama ve kabul için, sınır boylarına koştular.
1988’de kimyasal bombalarla soykırıma uğradıklarında, Rojava’da sınır yok, Kuzeyliler Türk ordusunun namlu ve dipçik darbelerine inat, en azından sunmak üzere birer ekmekle yardıma koştular. Soğuktan titreşen bebeklere battaniye uzattılar. Direnerek TC’yi kapı aralamaya zorladılar.
Türk devleti yakın tarihe kadar (2007) Güney’in liderlerini aşağılayıp, ülkeyi işgal tehdidi altında tutarken, Kuzeyin isyancı çocukları, “siz aradan çekilin, onları biz karşılayacağız, gelecekleri varsa görecekleri de vardır” diyerek seslerini yükseltiyorlardı.
İnsaniceydi bu ses. Kardeş sıcaklığı ve ulusal bilinçle ülkeye adanmışlık sedası...
Bugün Rojava, TC tarafından organize edilen kiralık katillerin saldırısı altında. Çeçenistan, Afganistan’dan getirilen kiralıklar katliam, talan, soygun yapıyorlar. Rojavalılar kadını, erkeği, ihtiyarı ve bebeğiyle katillerin saldırısına direniyor. Ama bebekler aç.
Kuzey sınır boyları, Türk devleti tarafından, “insaniyetleri namına” tutulmuş. Yollar, geçitler mayınlı, dikenli tel örgülü, her yanda asker, tank, top yığılı.
Güneyliler, yaralı bebeklere ekmek uzatmayı, melhem vermeyi yasakladılar. Türk medyası, devletin uç beyleri Güneylilere, “iyi müttefik” takdiriyle, övgüler düzüyor. “Afferim” gülücükleri bağışlıyorlar.
Oysa, yardım eli için, müteffik Türklerin pek sevip, ta Burma’ya kadar uzattıkları deyimiyle, “soydaş“ olmak da gerekli değil. İnsaniyet yeterli.
İyi ki Melle Mistefa Barzani yaşamıyor ve mutlu ki görmedi. Görseydi, kahrından düşerdi: Çünkü geçitlerde, “giriş yasaktır” diye yazılı.
Yasakçılar, düne kadar “ulusal kurtuluş savaşı” veriyor, Kürtler dört bir yandan “hewar” sesine koşuyorlardı. Orası Kürdistan. Tüm Kürtlerin emeği, kanı, fedakarlığı yatıyor, orada...
Ne kadar acı, nasıl da hüzün verici!..
(Gelecek yazıda devam edeceğiz)
Kürdistan’da kardeşe sınır!..
Daha iki kuşak öncesine kadar, Kürdistan’da aileler, aşiretler, bölge, Kürtçesiyle “keş”ler arasında sınır yoktu. Bir uçtan, ötekine at koşturuluyor, yaylada uzak “êl”lerin sürülerinden koyunlar diğerine karışıyor, kervanların yolu kesişiyor, Halep’in kadınlar için dokunan ipeklileri, ibrişim baş süsleri, bütün Kürdistan’a ulaşıyordu.