Bütün Kürt başkaldırıları, kırlarda, dağ başlarında başlıyor, düzlerde gelişiyordu. Sonuncusu da, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’nın benzeri olarak bu yolu izledi.
Sonra gelişen, değişen dünyada, kırların sonuca varan yol olmadığı anlaşıldı. Artık kırlar, sonuç yolunda çözümleyici unsur değildi. Dün 2-3 bin, en çok 5-6 bin nüfusu barındıran kasabalar artık, yüz bini aşan şehirlerdi.
Can alıcı düşman hedefler de buralarda konuşluydu.
Nitekim Avrupa'daki (İspanya’da Bask, İrlanda’da IRA) kırlara uğramadam şehirlerde üslenmiş, devasa ordular yerine (İrlanda Kurtuluş Ordusu'nun faal üye sayısı hiç bir zaman 150 kişiyi aşmadı) küçücük timlerle ses getiren, sonucu yakınlaştıran vuruşlar yaptılar.
Kürdistan’ın son başkaldıranları, bir deneme sürecinden sonra, şehirlere yerleşmeye ve savaşı buralara taşımaya başladılar.
Kürdistan, son altı aydan (Ağustos’dan) beri, bu yüzden bir kere daha, hücuma uğramış işgal topraklarıdır. Varto, barbarca dövüldü. Kerboran, Cizre, Nusaybin, Silopi ve Diyarbakır şehirleri tanklar, topların kuşatması altında.
Cizre, Silopi daha az ama, Diyarbakır şehrinin Sur içi bölgesi, 47 günden beri giriş ve çıkışa kapalı, yasak şehir. Yüzbinler, ev hapsinde. Başını gösteren vuruluyor, bir vahşilik ki, evleri top atışlarıyla başlarına yıkılıyor.
1984 Ağustosunda, bir manga gerilla Eruh kasabasını işgal edip, başkaldırıyı dünyaya ilan eden ilk kurşunu attıklarında, onca yaraya, yüreklerini dolduran kine rağmen, Kürt halkı büyük korkmuş, çok ürkmüş, çıkmazda olduğunu dışa vuran "şimdi ne olacak?" sorusu ve yadırgıyla bakmıştı, olanlara. Dağdakilere hesaplı mesafede yaklaşmışlardı.
Halk, sonra beklenen Türk şiddetiyle yüzleşmiş, kan ve ateş içinde korkuyu yenmişti.
Savaşın şehir sokaklarına inmesi de, başlangıçta aynı ruh halini tetikledi. Kimi düzeni, işlerinin bozulması, kimi emek emek ördüğü evinin hasar görmesi endişesiyle mesafeli duruyor, ters bakıyordu…
Bunu da yadırgamamak gerekiyor. İnsan halleridir, bu. Ulusal kurtuluşta bile kimileri, onurunun boynunu sıkan boyunduruktan, ayaklarına takılı prangalardan kurtulmak ister ama, öte yandan "zarar görmemeyi" de önde tutar…
Taki, ulusal kurtuluş gerçeğini benimseyip, ruhuna sindirene kadar…
Ne yapacaksınız ki, özgürlüğün bedeli zahmetti. Anatol France’nin sözüyle "kan olmadan et olmuyor"du.
Ve bir Kürt bilgenin sözüyle "ayı gaddar, Türk gücü merhametsiz"di.
Türk Cumhurbaşkanı Recep, çocuklar, bebekler katledilirken "ne alakası var 1990’lara dönüşle? Bizimki temizlik harekatı" diyor ve doğruyu söylüyordu. Tek başına 1990’lar kırımı yok, ona monte edilmiş 1925-1938’lerin soykırım ruhu vardı.
1990’larda, savaşta sanılan katiller dağın yamacındaki kayaların gölgesinde "kafa" bulurken, yolda geçen köylülerin kafasına nişan almada bahse tutuşuyorlardı.
Günün katilleri ise dürbünlü tüfekli ve şehirlerde yüksek damlarda mevzili, Recep Erdoğan sevdiği külhani deyimle "indirilecek" bebek, çocuk, kadın, ihtiyar arıyorlardı.
1990’ların Mafya çetebaşları, Recep’in seçim kampanyasında miting düzenleyen yandaştı. Artık "kanda banyo yapacağız" diyerek katilleri motive ediyorlardı.
Türk ordusu, ilk defa 1925-1938 kesintisiz Kürt kırımında (Ağrı Dağında, Zilan yaylalarında, Dersim’de) uçak kullanmıştı. Atatürk Dersim'e bomba atmaya giden pembe tenli, ipek yumuşağı kumral saçlı, edalı manevi evladı Sabiha’yı "aşkla" seviyordu. Genç kadın ailesi yok edilmiş Ermeni kızı Hatun Sebilciyan’dı. Atatürk, "manevi evlat" alınca Sabiha Gökçen, Türk ırkı kadınlarının senbolü olmuştu.
Sembol kadın, "vatan hizmet" tertibinden bebekler, anneler, babalar, evlat, dede ve ninelerle koyun, keçi, kuzu, dana ve tavukların yaşadığı Kürt köylerini uçakla bombalamaya gidince, Baba Atatürk, hasretine dayanamamış, onu görmek için Elazığ’a gitmiş, "evladı" ölüm yağdırmak üzere havalanırken ardından el sallamış, bir rivayete göre hüzünlenip, Türk havacılığının sloganı olan "istikbal göklerdedir" sözünu, bu sırada mırıldanmıştı.
1930’larda köyler, yaylalar uçaklarla, kime rastlarsa niyetine kör atışa tutuluyordu. Recep Erdoğan yıllar sonra, parlamento kürsüsünde insanlığın ağıdını söyleyen bir sesle "katliam yaptılar, katliam" diye bağırıyordu.
Sadece seçimden seçime "kardeşim" dediği Kürtler için hüzünlenmiyordu o, bu sıralarda. İnsanlığın derdini dert edinmiş gibiydi. O hala, 2011 yılında dünyaya haykırdığı "insanlık dersi" ile hatırlanıyor. Recep, dünyada sesi yankılanan insandı.
"Esed’i durdurun, Hama ve Humus’u top ateşine tutuyor, katliam yapıyor. Şehirlerin bombalanması hangi insanlığa sığar?" diye haykırıyordu, Recep…
Gelin görünkü, aynı Recep Kürtler sözkonusu ise eğer, 2015 yılında kalp yerine göğsünde taş taşıyor, gibiydi. Acıması yok, vicdandan habersizdi. Adı teröriste çıkmış kucaktaki bebekler, oyuna giden çocuklar vuruluyordu.
O, artık dünyada "Hümanist Recep" diye anılmıyordu. Maskesi düşmüş, IŞİD ortağıydı. Şehir savaşlarına da alışmış Kürtler arsındaki adı ise ölümün kara, kanlı gölgesi...
Nusaybinli kadınlar, adını küfürle anıp "kahrol" diye diye barikatların tahkimi için taş taşıyor, Cizreli kadınlar "Erdoğan'ın bombalarına, zılgıtlarımızla karşılık veriyoruz" diyor, Diyarbakırlı nineler, barikatlarda torunlarıyla saflaşıyorlardı.