
Savaş her geçen gün şiddetini arttırırken, devlet aklı kaldığı yerden işine devam ediyor. Kendi ecdadını ve çocuklarını padişahlık koltuğu için katleden bir devlet geleneğinin Ermenilere neler yaptığını anlatmaya gerek bile yok. Kürt halkına ise tüm modern dünyanın gözleri önünde açık bir zulüm uyguluyor.
Savaşın bir yasası ve hukuku olmalı, fakat Türk devletinde ne yasa, ne de hukuk söz konusu. Hiçbir kural tanımayan fütursuz soysuzlar güruhunun günahlarını buraya yazmakla bitmez. Hendek savaşında mücadele edeceğiniz "düşman" bellidir. Tüm kenti ateş altına alırsanız, burada ne bir savaş hukuku, ne de savaş yasası vardır. Direkt sivil insanları hedef alıyorsunuz ve de cezalandırıyorsunuz demektir.
Seçimlerde, Kürt halkının kendi iradesine sahip çıkmasının karşılığı zulüm cezası olarak döndü. Ama burada halka ceza vermeyi aşan durumlar söz konusu. Coğrafyanın etnik yapısı üzerinde oynuyorsunuz. Toplu halde göç ettirerek ve sivilleri öldürerek o coğrafyanın etnografi yapısını değiştirmiş olmuyorsunuz ama aynı zamanda, Kürt halkını büyük bir korku tunelinin içine sokmayı hedefliyorsunuz demektir.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Londra yolculuğunda uçakta bulunan Hürriyet Gazetesi’nde Akif Beki'ye yapmış olduğu açıklamada, Hakkarı'nin Yüksekova’ya, Şırnak’ın ise Cizre’ye taşınması master planı hakkında şunları dedi: "İdari bazı tasarruflarımız olabilir. Cizre’nin ve Yüksekova’nın il merkezi haline dönüşmesi gibi, çünkü dokuları buna çok uygun... Şırnak’a gidenler bilir, çok dar bir alanda. Halbuki Cizre çok geniş bir alan. Aynı şekilde Hakkari’nin genişlemesi zor, Yüksekova genişliyor fakat vilayet yapılanması haline dönüşmediği için de o genişlemeye uygun bir güvenlik ya da hizmet altyapısı olmuyor." (Evrensel ve Birgün gazetesi, Tarih: 19.01.2016)
Bu konuşmanın basına düşmesinden sonra ise Cumhurbaşkanı Erdoğan 20.01.2016 tarihli geleneksel hale gelen 19. muhtarlar konuşmasında, "Hakkari ve Şırnak taşınacak" diyerek, bunun bir devlet politikası olduğunu ifade etmiş oldu.
Bu yapı, İttihat ve Terakki zihniyetinin tüm argümanlarını ve ideolojik çizgisini taşıyor. Bu yapıyı doğru analiz etmek durumundayız. Vatan Partisi’nin başkanı Doğu Perinçek de ''katıldığı bir konferansta 'Muhafazakarlarla vatan cephesini kurduk' sözleri ile dikkat çekti." (Cumhuriyet Gazetesi, 20.012016)
Tüm bu açıklamaları alt alta topladığımızda Kürt halkına karşı devletin almış olduğu merkezi karar çerçevesinde YÖK artıklarından tutalım da tüm şoven, gerici ve ırkçı kurum, dernek, parti, medya ve bireylere, IŞİD ve El Nusra’ya kadar geniş çaplı faşist bir cehpe oluşturuluyor. Kürt düşmanı olan herkes kim olursa olsun, yaptıkları ne olursa olsun farketmeden bu cephenin içinde yer alacak.
"Geçen yıl Rize’de düzenlediği ‘teröre lanet’ mitinginde ‘oluk oluk kan akıtacağını’ söyleyen yeraltı dünyasının ünlü isimlerinden Ergenekon sanığı Sedat Peker, şimdi de Kürt illerindeki 'abluka’nın bitmesini talep eden 1100’ün üzerindeki akademisyeni tehdit ederek, 'Oluk oluk kan akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız‘ dedi." (http://www.diken.com.tr/sedat-peker-akademisyenlerin-oluk-oluk-kanini-istedi-akan-kanlarinizla-dus-alacagiz/ 13.01.2016) Buradan da faşist vatan cephesinin aktörleri ve tüm bileşenleri boğazına kadar pisliğin içine bulaşmış mafya, işkenceciler, darbe plancıları, cihatçı barbar güruhlar bir araya gelmiş durumda. Bu tablo net olarak görülmeli.
Doğu Perinçek 1915 soykırımı olmadı diye yırtınan bir güruhun temsilcisi iken Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Kürt şehirlerini zorla başka şehirlere taşıma master planın 1915 soykırımcı modelinin tam yüz yıl sonra 2015/2016 yılında Kürtler üzerinde uygulama ve devam ettirme kararının açık bir dışa vurumu olduğunu görüyoruz. İttihatçı çizgi bugün, yeniden bir soykırım kararı ile geniş bir ittifak oluşturmuş görünüyor. Bunu da şehir taşıma kılıfına büründürerek yapıyor.
Bu faşist cehpe yalnızca Kürt halkına yönelik soykırım kararı almadı, aynı zamanda tüm demokratik muhalefeti tasfiye etme planını da yaşama geçiriyor. Akademisyenlerin bildirisi karşısında günlerce linç etme hezeyanı ile akademisyenlere saldırmaları, gazetecileri tutuklayıp hapishanelere atmaları; bebek, çocuk, yaşlı, kadın, genç demeden sokak ortasında ya da evlerinde infaz edip günlerce cesetlerin kaldırılmasına izin verilmemesi ergenekoncu faşistlerle muhafazakar faşistlerin aslında bir savaş konsepti üzerinde uzlaştıklarının ve bir araya geldiklerinin en somut belgesidir.
Buna karşı ne yapılmalı?
Türkiye ve Kürdistan’da faşizm topyekün saldırıya geçmiş durumda. Bir araya gelişlerinin tek gerekçesi Kürtler.
Bu gerekçeye ve topyekün saldırı konseptine karşı ise faşizme ve Ortaçağ barbarlığına karşı olan her kesimle demokratik-devrimci bir cephe oluşturulmalı. Sosyalistler, Kürtler, sosyal-demokratlar, kadınlar, işçiler, öğrenciler, Aleviler ve diğer toplumun aydınlık yüzleri ile topyekün direnişe geçilmek durumunda. Aksi halde IŞİD’leşmiş bir devletin inşası tamamlanacak ve Kürtler başta olmak üzere, Aleviler ve toplumun diğer kesimi daha büyük bir zulüm, soykırım, tutuklanma furyasıyla karşı karşıya kalacaklar. Bu anlamda direniş, faşizme ve barbarlığa (IŞİD, El Kaide, Selefi-Vahabi karanlık yapısına) karşı bir mücadeleyi örgütlemek ve seferber etmek durumdadır. Direniş yalnızca Kürdistan direnişi değilse, cephe de yalnızca Kürdistan cephesi olmayacak, tüm Ortadoğu'yu kapsayacak bir nitelik ve kapasiteye dönüşmek zorundadır. Bu coğrafyanın fotoğrafına bakan bu gerçekliği de görür.