DAİŞ’in Şengal’de yaptığı soykırımın üçüncü yılındayız. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen Şengal’in bazı alanları hala DAİŞ’in işgali altında, yaklaşık 3 bin Êzîdî kadını çetelerin elinde. Her şeye rağmen topraklarını terk etmeyen Şengal halkı hala çeşitli yaptırımlara tabi tutuluyor. Hala bütün sorumlular ortaya çıkarılmamış, tek bir insan bile bu soykırım suçundan ötürü yargılanmamış, yaşananlar tümüyle aydınlatılmamıştır.
Hal bu iken – veya belki de tam da bundan ötürü - DAİŞ saldırdığında arkasına bakmadan kaçanlar Şengal’i ve Êzîdîleri savunanları, üç yıla yakındır bu uğurda kan ve ter dökenleri ‘kovma’ hakkını kendilerinde buluyor. Birileri böyle buyur etmiş. O birilerine de başkası buyur etmiş. Sonra da bol keseden bağımsızlık nutukları atılır...
Velhasıl-ı kelam, doksanlar değil artık, halka nasıl izah edeceksin? Kabullenir mi bir kez daha Kürdün eliyle Kürdün kanının dökülmesini? Hele ki Êzidxan’da, kurtarıcıların kaçanlarca vurulmasını? Üstelik silaha davranmadan, çıplak bedenleriyle tankların önüne siper olan gençlerin alçakça katledilmesini?
Önce dediler ki “rutin yer değişikliği”. İyi de, başka gücün denetiminde olan alanda yüzlerce silahlı güç ve onlarca tank ile girmenin adı ne zamandan beri “rutin yer değişikliği”? Düpedüz işgal. Siyasi hesaplarsa aşikar. Çıplak bedenleriyle oyunu bozmaya çalışanlar taranıyor, kalkıp “bize önce PKK saldırdı” diyorlar. Sonra görüntüler ortaya çıkınca meşruiyeti olmayan kendisi kalkıp neredeyse üç yıldır Şengal’de direnenlerin meşruluğunu tartıştıracak. Efendim neymiş, PKK’nin Şengal’deki yöneticileri Êzîdî olsalar da sonuçta “Türkiye’den” gelme, dolayısıyla yerli değil. Yerli olmayınca Şengal’deki varlıkları meşru değil, o yüzden de çıkmalılarmış! Son günlerde kullanılan temel argüman bu.
Bazıları ise daha yumuşak bir üslup kullanmayı tercih edip, PKK’ye müteşekkir olduklarını ancak artık gitmeleri gerektiğini söylüyor. Hani nasıl ki Pêşmerge Kobanê’de YPG’nin yardımına yetişmişse PKK de Şengal’de öyle yapmış ama artık tıpkı Kobanê’deki Pêşmerge’nin yaptığı gibi artık gitmeli. “Misafir güç” sonuçta, misafirliğini bilmeli!
İyi de, ister beğen ister beğenme PKK Ortadoğu’da etkin siyaset yürüten ve dört parçada Kürdistan’da ve yurtdışında örgütlülüğü, siyasal ve askeri gücü bulunan tek Kürt örgütü. Bunu Avrupa’sı da, Rusya’sı da, ABD’si de kabul etmiş durumda.
İkincisi; Sykes-Picot Antlaşması’nın yüzüncü yıldönümünü daha yeni geride bıraktık. Bütün Kürt güçleri demedi mi, Sykes-Picot’un anlamı kalmadı diye? Ülkemiz bu kadar ağır bir işgal ve yıkım altındayken, suni sınırlar işgalciler tarafından beton duvarlarla geçilmez kılınmaya çalışılırken, Kürdün kendisinin bu sınırları savunması kabul edilebilir mi? Demek ki bu sınırları içselleştirip kabul etmişsin. Yoksa ne demek “O bir kere Bakurlu, diğeri de Rusya Êzîdîlerinden, Şengal’deki varlıkları meşru değil”? Kürdistan’ın özgürlüğü için savaşan bir Kürdün Kürdistan’daki – neresinde olursa olsun – varlığı nasıl gayrimeşru olur? Kimdir buna karar veren? Ve Kürde Kürdistan’da yabancı muamelesi yapmak da ne demek? Böyle bir şey olabilir mi? Başur’da giderek daha fazla gelişen bu mantığın çok ciddi sorgulanması gerekiyor. Her Kürdün Kürdistan’ın her karışında yaşama hakkı vardır. Hele ki işgalci devlet gücünün artık bulunmadığı ve resmi olarak da Kürdistan adını taşıyan Başur’da Kürt misafir değil, olamaz da. Hele yabancı hiç olamaz.
* * *
Almanya’daki Êzîdî Kadın Meclisleri Çatı Örgütü, Cenî Kürt Kadın Barış Bürosu ve Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu, bu hafta sonu Almanya’nın Bielefeld kentinde Uluslararası Êzîdî Kadın Konferansı düzenliyor. İki günlük konferans “Êzîdî Kadınlarına Yönelik İnançsal ve Cinsel Soykırım Saldırılarına Karşı Direniş ve Mücadele Yöntemleri” başlığıyla organize ediliyor. Konferansın önemli konu başlıklarından biri yüzleşme ve yargılama. Ancak biz daha 3 Ağustos soykırımı ile yüzleşme aşamasına gelmeden, onun devamı niteliğinde bir süreç başlatılmış oldu 3 Mart’ta. O nedenle konferans daha da güncel hale geldi. Konuyla ilgili olan herkesi yarın ve öbür gün Bielefeld’e bekleriz.