Cecil Rhodes ismi sömürgecilik üzerine dirsek çürütenlerin aşina olduğu bir isim. “Yayılma her şeydir” sözüyle sömürgecilik tarihini en iyi özetleyen aforizmalardan birinin sahibidir kendisi. Yirmi yıldan bile az bir zamanda Britanya’nın sömürgelerine dört buçuk milyon metrekare ekleyen ve böylelikle altmış altı milyon kişiyi Britanya’nın sömürgesi haline getiren müstesna ama uğursuz bir şahsiyet aynı zamanda. Bu yetenekleriyle Rhodes’i sömürgecilik tarihinin Lenin’i olarak da sayabiliriz. Obur ve vahşi bir kolonizasyon siyaseti güden Rhodes’in tilmizlerinin eninde sonunda Kürdistan’ın kapılarına dayanması sürpriz değildi tabii ki.

Nitekim 15 Mart 1921 Kahire Konferansının ana tema’sıydı Kürdistan. Müstakil veya hiç değilse muhtar Kürdistan fikrini savunan nitelikli çoğunluk ile Kürdistan’ı Irak’ın paryası olarak gören azgın bir azınlığın son kez aynı masada buluştuğu bir toplantıydı bu. Sonuçta azgın azınlık muradına erdi ve Percy Cox, Rhodes’i aratmayan sofistike maharetleriyle Kürdistan’ı yeryüzünün posası haline getirip ekürisi Kral Faysal’ın ayağının dibine serecekti.
Bu epigraftaki anlatılanlar zararsız bir think-thank kuruluşunun gevezeliklerden ibaret bir fragman değil. Anlatılanlar sömürgecilik tarihinden bildik numaralar eşliğinde Kürdistan’ın parçalanmasını kesin olarak tescilleyen bir sömürgecilik vizyonu. Kürtler yüz yıl boyunca Percy Cox’un kazdığı kuyuda debelenip durdu. Şimdilerde ise kuyudan çıkma fırsatı yani sınırların değişmesi gündemde. Ortadoğu gibi her şeyin sınır uçlarda yaşandığı bir coğrafyada sınırın kutsallığı ortada. Kürtler de iğneyle kuyu kazarak Cox’un kuyusundan çıkma telaşında.
Günümüzde Kürtler, devletsiz halk denince akla gelen ilk halk. Elli milyona yakın nüfusuyla dünyada devlet sahibi olmuş en az yüz devletten daha kalabalık nüfusa sahipler. Kürtlerin mücadelesinde tarihsel olarak devlet olma isteğinin her zaman merkezi bir yer işgal ettiği tartışmasız. Son iki yüz yıllık modern Kürt tarihindeki hemen tüm Kürt hareketlerinin devlet kurmayı asli ve birincil görev olarak programına koydukları sır değil. Kürtlerin bir devlete sahip olamaması, tüm kötülüklerin anası biçiminde mistik bir hakikat gibi Kürtlerin bilinçaltına işlendiği ise ayrı bir gerçek.
Günümüzde politik faaliyet yürüten Kürt hareketleri de devlet konusunda “kurtuluşçu ve kuruluşçu” bir paradigmaya sahipler. Kürt hareketleri bugün devlet teorisi bağlamında iki farklı görünüme sahip. KDP geleneği devlet kurmayı yüce-biricik bir ideal olarak taltif ederken konjonktürel açıdan devlet ilanı için gün sayıyor. Bu eğilim özgürlük ve eşitlikçi bir doktrinden çok bağımsızlığı öne alan bir tasavvura sahip. Öcalan’ın liderliğindeki Kürt hareketi ise her ne kadar devlet talep eden bir programla mücadeleye başlasa da geldiğimiz aşamada devlet olma halini dışlamadan toplumsal örgütlenme yoluyla kollektif bir statü üzerinden özgürleşme mücadelesi veriyor.
Devleti kurtuluş olarak görüp onu hem araç hem de amaç olarak gören geleneksel Kürt hareketlerinin tersine bu yeni paradigma, devlete olan ilgisini araç seviyesine indirip devleti bir kurtuluş değil özgürlüğe giden araçlardan bir araç olarak görmeyi benimsemiş durumda. Devleti messiyanik bir kurtarıcı olarak gören felsefi kavrayışlara mim koyan bu yeni düşünce parkurunun yeni bir paradigmanın ipuçları verdiği ortada. Bu özgürlük etiğinin tarihteki Kürt hareketlerinin devletleşme motivasyonu açısından yeni bir epistemolojik kopuşa işaret ettiği ise herhalde tartışmasız.
Mamafih Öcalan, siyaseten Kürtlerin devlet kurmasının en tabii hakları olduğu konusunda net. Fakat yine de devlet konusundaki fikirlerinde felsefi bir yenilenmeye gittiği de açık. Bu anlamda devlete sahip olmanın kendi başına özgürleştirmediği belirlemesini not etmek lazım. Esasen son zamanlarda bağımsızlığı değil özgürlüğü esas alan bir okuma geliştirmesi dikkate değer. Ulusal kurtuluş mücadele tarihinin geldiği noktaya bakıldığında Öcalan’ın tespitlerinin teyit edildiği ise işin başka bir boyutu. Bu tarihin bize öğrettiği temel ders, ulus devletin kurtardığı ama özgürleştirmediği gerçeği. Her ne kadar Fanon, ulus devleti refere ederek “kim bizi yeniden hizmetçiliğe geri götürebilir” diye meydan okusa da buna en iyi cevabı Arendt verir. Ona göre emperyalizmin yeniden inşası için iki usuldan biri bürokrasiydi. Ve bu bürokrasi şiddet yöntemiyle siyasi bağımsızlıklarını kazanan halkları yeniden hizmetçiliğe geri götüren bir yeni usul kapısı açıyordu. Ve bu usul kapısı ulus devletten başkası değildi.
Beri yandan devletsizliği tepeden tırnağa büyük bir felaket olarak karşılayan Kürtlerin aksine Öcalan bu felaketi avantaja çevirecek bir stratejik akla sahip. Bu yönlü bir okuma Marx’ın burjuva devrimini yürütme gücünün daha da muhkem hale gelmesinin koşulu olarak yorumladığı 18. Brumaire geleneğiyle de uyumlu. Marx burada burjuva devrimi ile parlamenter demokrasinin, yurttaş katılımının önünü açıyormuş gibi bir görüntü sunmasına rağmen pratikte yürütmenin gücünü pekiştirmekten başka bir şey yapmadığının tespitini yapmaktaydı. Öcalan, bu anolojinin de ima ettiği üzere devletsizliğin içerdiği pek çok dezavantaja rağmen muhtevasında ulus üstü hareket etme, sınır üstü düşünme gibi daha global imkanlar sunabileceği fikrine sahip.  
Ezcümle “devrimciler sınırlarla uğraşmaz” aforizması da Öcalan’a ait bir diskur. Bunun kökenleri de büyük oranda Marksist kuramda saklı. Marks’ın ulusların sınırlara hapsedilmesini iktisadi-politik bir eğilim olarak görüp buna şerh koyması yeterince biliniyor bugün. Öcalan’ın sınırlarla sınırlı olmayan ütopyasını bu ideolojik zaviyeden okumakta fayda var. Yine devrimcilerin, sınırlarla uğraşmasa bile önüne çıkarılan sınırları alt üst etmek gibi devrimci bir praksis sergiledikleri biliniyor. Öcalan’ın 7 Temmuz 1979 yılında Suruç üzerinden Kobanê’ye geçmesi pratikte sınırları alt üst eden bir ethosa tekabül ettiği bunun açık kanıtı. Velhasıl Öcalan reel politika bağlamında Kürtlerin devlet sahibi olmasını engelleyecek bir tutumun içine hiç bir zaman girmedi. Hele kurulacak Kürt devletine bazı iktidar kalemlerinin umduğu gibi karşı çıkacağını beklemek saflık.
Hülasa girizgaha konu olan Rhodes, ayrıca “elimde olsa gezegenleri ilhak ederdim” şeklindeki sözüyle bir ilhak eğiliminin de temsilcisi. Kürtler bu ilhak pratiklerine alışkın. Moğol savaşçılarından Hülagu’nun babasının, “Turan’dan İran’a ilerle ve orayı aldıktan sonra Irak’a geç, Lorların ve Kürtlerin kökünü kazı, eşkıyalıklarıyla her daim seyyahları tasalandıran kalelerini yık” şeklindeki öğüdü bugün için de cari. Kürtler istilacıların barbarlıklarına alışkın bir halk. Fakat Kürtler istilacıların barbarlıklarına karşı kendileriyle müsemma bir direniş estetiği inşa etmekle mahir. Velhasıl Ehmedê Xanî’nin direnişin estetiğinden dem vurduğu sözlerine bilhassa oto-kolonizasyon pratiği sergileyen Kürtler kulak vermeli: “Herçi bire şîrî destê himmet/Debt kir ji bo xwe bi mêri dewlet.”