
Kürdün sarmal alanının kırılmayan, yok olmayan bir materyalden yapıldığını anlamış olmalıyız bunca zamandır.
Her mesleğin bir yan odası var, içine girip kurtlarını döktüğün. Bizim Kürt medyası da “profesyonellerin” yan odası. İnsanların şizoid ve karacahil hallerini temize çektikleri yer. Bir tür sosyal sorumluluk projesi. Ortamın duyar kastığı zamanlarda kıymetli tanıdıklar aracılığıyla girilen odada, ev sahibi modunda temizlik yapılır, konuk ağırlanır, sıkıntı tavan yaptığında “bi şey almaya gidcem, döncem sonra”dır. Değişmez kural. Ha bu arada temizlik ve ağırlama masrafları kesinlikle alınır! (Profesyonellik gereği)
Dönülmez elbet... Ufuksuzluk...
Niye dönülmezi bir çelişki sorunu olarak görmek rahatlatır, tırnak yiyeni. Kürdü “sorun/mesele” çitinin dışında bir alanda görmek, kendinle eşitlemek demek. Akmerkez’den ayakkabı alan Kürt elbet vardır ama bunu uluorta söylemez! Semt pazarından da alır çünkü, biraz artırmışsa Akmerkez’den de alır. Ama “bu dağları Akmerkez’den aldığım ayakkabı ile gezerim” dersen, çuvallarsın. Dağ Akmerkez’i tanımaz. Dağın tek merkezi vardır, o da dağdır yine.
Sarmal alanın genişleme nedeni budur. Ankara’dan tebliğ edilen “acil” hınzırlığına bakıp kalem açıyorsan, atlasın kanayan yerine parmak basmaya gittiğinde kırmızı kalemi de çıkarmak zorundasın, farklı başlıklar açabilmek için. Burada yenildi Türk gazetecileri. Kısa süreli “meslek” eğitimlerinde karşılarına çıkanlar dağıtımcılıktan daktilonun/bilgisayarın başına oturmuş ve yüreği “insanlık”tan yana çoraklaşmış olanlardı. O çoraklığa birkaç fidan dikmek yerine “ay ne kurusunuz siz öyle”, “bizim Ankara’mız varsa, sizin da dağınız var” diyerek, ilk arada kapıdan dışarı atmak kendini, çorak alanı genişletti sadece. 90’larda ikna olunan zulüm, şimdilerde en taçlı başlı halini yaşıyor mesela. O dönem “Kürt meselesi”ne kafa yoranlar, tüm iç geçirmelerini “adam” olmayan Kürt medyası üzerinden yapıyor. Ve BBC etiği dayatması ile. Ama BBC’nin IRA ve Güney Afrika meselesi vardı, onların yaklaşma çabaları ve incelikle kurdukları bir dil vardı. Mahalleye girdiğinde “Kürt siyasal hareketi”, mahalleden çıktığında “terörist” demiyorlardı. Onlar o mahallede beraber yaşıyorlardı. Mermi ile kalemin aynı şey olduğunu biliyorlardı. Bu sadece Kürt medyasına has bir durum değil ayrıca.
“Biz Kürtler gazeteciliği bilmiyoruz” evet. Ama “siz Türkler de bilmiyorsunuz”.
Bir çalışma arkadaşım annesini arayarak “anne bunlar teröriste gerilla diyor, şehitlerimize şehit demiyor” diyerek ağlamıştı. O “duygusallıkta” birçok arkadaşımız vardı. Başka biri “neden pekaka demiyoruz” diye soruyordu. “Kaka’yı çok seviyorsan Kıbrıs’a da Kaka TC” diyelim dediğimde, öyle şaşakalmıştı. Bir başkası, Newroz adlı arkadaşımıza ısrarla “Newroz” demiyordu. “Dubleve” çarpsın onu. Bir başka isimle hitap ediyordu. O haberleri yapmak zoruna gidiyor, her gün “teröristler” tarafından dövüldüğünü hissediyordu. Öcalan’ın adının geçtiği her yerde “bebek katili” diyememek de maaş beklemek kadar uzun bir zulümdü.
Ama Bab-ı Ali’den gelen bir gazeteciydi. Toprağı pişmişti, ateşi tanıdığından değil, ay sonu için kararlı işçiliğinden.
Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Böyle yarım ağız bırakıp çıkalım bu sarmal alandan. İnatçı inanmışlıkla Kürt medyasına yıllarını verenler var. Onların eleştirilerini önemsiyorum ve o eleştirilerle hakikaten yol alınacağını düşünüyorum. Sadece bayramlarda el öpmeye gelip harçlık bekleyenlere sözüm. Her bayram koşup geliyorlar, şekerlemelere bayılıyorlar. Bir süre ikna olup, onlardan ders mers alınıyor, buna kızıyorum.
Bu tiplerden “eğitim” alan Kürt gazetecilere çağrım olsun, tartışma örneklerinizi biriktirin ve yazın bir kenara. Karşılaştırmalı gazetecilik için lazım olacaklar çünkü.
Şimdilik nokta.